Kişisel gezi siteme hoşgeldiniz. Burada fırsat buldukça yapmış olduğum gezilerle ilgili bi takım gezi notlarımı okuyabilirsiniz. Dilerseniz yorumlarınız ile bana destek olabilirsiniz.

Mavi Notlar

Şu bilgisayarıma format atmayı başarırsam size Yuvarlakçay daki treking maceramızı anlatacağım ama fotoğrafları yükleyemiyorum ki... Az bekleyin... Zaten hala bacaklarım ağrıyor kendime gelemedim.

Telif

Mavi Elmas Her Hakkı Saklıdır © 2010. Yayınlanan her türlü resim, bilgi, doküman izinsiz kullanılamaz.

ZİYARET SAYACI

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
Can Yücel izinde Datça... PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 16 Ekim 2008 23:06

Image"...Sokağı bir şiir sokağı haline getirebiliriz. Örneğin Diyarbakır'da Cahit Sıtkı Tarancı'nın evi var. Ama içinde iki tane kalemden başka hiçbir şeyi yok. Tevfik Fikret'in Aşiyan'daki evini Hasan Ali Yücel yaptırmış. Bir de Can'ın evi var. Bu evde Can ile ilgili her şey var. Yani Can'ın giysisinden kullandığı kül tablasına kadar her şeyi. İnsanlar evi gezerek bunları görüyor. İsterim ki bizim Can Yücel Sokağı'na giren bir kişi eve gelene kadar başta Can olmak üzere tanınmış birçok şairin şiirlerini sokaktaki taşlar üzerinde okusun. Bu harika bir şey olur.”

Hani Ebru ve Burak önerdiler ya yorumlardan birinde "Can Yücel'in evini gör Elmas" diye. Hürriyet gazetesinin eski sayılarında eşi Güler Yücelin yukarıda ki söyleşisini okuyunca  bana da bu yolları aşmak farz oldu. Bir sokakta taşlar üzerindeki şiirleri okuya okuya müze eve varmak ve şiir dolu bir gün yaşamak...Can Yücel esintisiyle..


Datça'ya girmeden eski Datça tabelası yazıyor. Sağa doğru dönüş yaparak yolu arşınladık. Eski evleriyle, sokaklarıyla sarıverdi etrafımızı bir anda güzellikler. Hemen bir çay bahçesi - yoksa kahve mi desem- karşılıyor bizi. Oturalım iki soluklanalım dedik. Baktık ki hoş bir kalabalık var. Herkes oturmuş sohbet havasında çaylarını yudumluyor. Karşı duvar dikkatimi çekti hemen. Daha bir dakika geçmeden hemen bitiverdim yanına. Can Yücel köşesi

 

Öğrendim ki burası Can Yücel'in sürekli takıldığı kahveymiş. Sahibiyle çok yakın arkadaşmışlar. Duvarlarda gazete haberleri, oturduğu köşesi, ve yarım kalan şarabı hatta en son kullandığı bardağı olduğu gibi saklanmış. Masalara bakıyorum tek tek. İnsanlarda öyle bir hava var ki sanki Can Yücel oturmuş orada sohbet ediyor, şiirlerini tartışıyor, söyleşiler yapıyor. Sanki Can Baba aralarında... Ah diyorum kendi kendime şimdi elimde bir şiir kitabı olmalıydı. Dizeler sıralanmalıydı birbiri ardına. Burada onu okumak daha bir farklı olurdu. Hele böylesi bir bulut etrafımı sarmışken.

Kahve sahibi ile sıkı dostmuş. Bazı minik anılara takılıp kalıveriyorum. Ne anılar var buralarda anlatılan bilseniz. Yazayım dedim bir kaç tanesini ama çok uzun sürdü. sildim..Ama tam bir Datça aşığı imiş kendisi. Öyle ki Datçayı daha iyi tanıtabilmek için milletvekilliğine aday bile olmuş.. bizde neden bu kadar aşık olduğunu merak edip bu sokakların havasını soluyalım dedik. 


 

Sükunet ve sessizlik... Eski taş evler özelliklerini nasıl güzel korumuşlar... Ne güzel sokaklar bunlar böyle. Güney sahillerinde evlerin bahçeleri ve sokaklar begonvil dolu. Çok seviyorum begonvili, çok yakışıyor evlere.  Eski Datça öyle aman aman büyük bir yer değil. Bir kaç sokaktan oluşmuş sadece. Öyle dar dar sokaklar. Halk esnaflığa dökmüş biraz işi. Bir tane sokağı var sergiler ve dükkanların bulunduğu. Can Baba ile tanınıyor ya, onu görmeye geliyorlar ya... halk da bunun bilincinde. Güzelliklerde çıkmış meydana böylece.

 

 

Bu sanat atölyesi bir zamanların eski fırını imiş meğer. Şimdilerde içinde el yapımı, gümüş, takı boyama gibi sergiler var. Sanat atölyesi hali çok hoş ve güzel de ben fırın halini görmek isterdim. Kücükken hatırlıyorum da bir fırın vardı ekmek aldığımız. Üst katında hamur yoğrulur ve yukarıdan aşağıya tahta bir merdivenden yuvarlana yuvarlana yollanırdı. Fırıncı hamuru alır şekillendirir ve odun ateşine atardı. Hele ramazanlarda ne çok beklerdik başında.

 

Beni kuzum Datça’ya gömün/ Geçin Ankara’yı İstanbul’u!

Oralar ağzına kadar dolu/ Alabildiğine de pahalı

Örneğin Zincirlikuyu’da / Bir mezar 750 milyona,

Burası nispeten ucuzluk/ Ortada kalma tehlikesi de yok

Hayır dua da istemez

Dediğim gibi beni Datça’ya gömün

Şu deniz gören mezarlığın orda,Gömü sanıp deşerlerse karışmam ona!

demiş Datça aşığı Can Yücel. Datçada namı değer Can Baba.. Bu kadar muhabbetinin yanında sokaklarda arıyoruz meşhur evini. Buldum tabi en sonunda. Ama öylece kalakaldım. Bahçesine bile giremiyorum. "Bağçe bir tangodur Eski Datça köyünde" dediği bahçenin duvarına yaslanıp fotoğraflar çekiyoruz sadece. Ev kapalı. Yaşanan yaşanmışlıkları yansıtan bu evde bir soluk almak isterdim oysa ki. Bahçe kapısında bir not. Ev sadece 12 Ağustos'ta açık. Can Yücel'in ölüm yıldönümünde. Onun dışında bir yıl boyunca kapalı. Müze falan değil burası anlayacağınız.

 

Eski Datça da bir kahve, bir iki sokak ve Can Yücel evinden başka bir yer olmadığını öğrenince Datça'ya sahile inelim orada ne güzellikler vardır kim bilir diye düşündük. Arada var olan birkaç kilometrelik yolu aşmak bir kaç dakikamızı aldı ve kendimizi sahilde bulduk. Belki eskinin buğusundan yeniye birden geçiş  yaptı bunu bize bilmiyorum ama şöyle bir etrafa baktığımızda fazla özelliği olmayan bir sahil kasabası gördük sadece.. Yolları güzel değildi ki bu çok etkiler beni.. Bence sahil bandıda o kadar güzel değildi.

 

Buraya gelipte tatil yapanların yapacakları en güzel şey bol bol denize girip güneşin tadını çıkarmak. Her gün çevre koylardan birine gidip yüzmek. Datça yarımadasında toplam 52 tane koy var bunun dışında pek keyifli gelmedi bana. Heralde bu koylara giden tekneler yada araçlar vardır diye düşünüyorum.

 

Eh buraya kadar gelmiş fakat yapacak birşey bulamamış biri olarak, Ceren'in denize girelim diye tutturmalarına kulak kapamış sahilde yürüyüş yaparken bari bizimkilere Datça hakkında okuduğum bir kaç hikayeyi anlatayım dedim.Ceren son dönemlerde her gittiğimiz yerin mitolojik hikayesini yada söylenti rivayetleri anlattırıyor bana.


Bir coğrafya bilgini zamanında şöyle demiş. "Tanrı çok sevdiği kulunu uzun ömürlü olması için Datça yarımadasına gönderir"

Gerçektende rivayete göre bundan 400-500 yıl kadar önceleri İspanyol korsanlar Datça açıklarından geçerken gemilerinde bulunan cüzzam hastalarını ortadan kaldırmak için Datça kıyılarına bırakmışlar. Cüzzamlılar burada ölüme tekedilmişler ama Datçanın bol oksijenli havası, doğallığı iyi gelmiş yaralarına. İyileşmişler ve bugünkü Emecikte köy kurup orada yaşamaya başlamışlar, bu toprağın insanı olmuşlar. Anlayacağınız Datça soyu İspanyol kökenine dayanıyor birazda. 

 

Datça'da dolaşırken sürekli burada yapıldığını okuduğum salyangoz yemeğine bakındım. Hiç bakmayın öyle tahmin ediyorum ne düşündüğünüzü ama değil. Tamam mideme ve yeniliklere düşkünüm ama o kadar abartmayalım!!! Sadece fotoğraflayacak ve okuduğum doğrumu diye merakımı giderecektim. Ama bulamadım. Lokantada satılacak birşey değil haliyle. Mevsimi değilmiş sanırım. Mart sonunda bitkilerin yeni filizlendiği dönemde salyangozlar çıkarlarmış. Yağmurlar kesilene kadar sürüyor sanırım bu dönem. O zaman bunlar toplanıyor ve yemeği yapılıyor. Şifa niyetine de yeniliyor. Basura iyi gelirmiş=)) Basuru olanlara duyurulur. Birde kaldıracak midesi olanlara.

Datça'ya kanımız ısınmayıp yüzme fikride pek cazip gelmeyince kendi aramızda seçenek değerlendirmesi yapmaya başladık. Yarım adanın en sonunda Datça'ya 30 km. uzaklıkta Knidos harabeleri Göksel'in; uzunluğu 7 km.yi bulan Gebekum plajı Ceren'in-ki birde yol tarifinde Perili Köşk tabelasından döneceğiz muhabbeti olunca Ceren'in oyu otomatikman Gebekum oldu. Valla huyu aynı bana benziyor sırf macera- ;haritada yakınlarda eski evlerin görülmeye değer olduğu söylenen Reşadiye köyü ve tipik yel değirmenleri bulunan Kızlan köyü de benim ön teklifim oldu.   

 

Son bir ay içinde yeterince harabe gördüğümüzü düşünüp Knidos harabelerini gezme işini, katılmayı umduğumuz Can Yücel festivali zamanına bırakıp, Cereni de ikna edip Reşadiye ve Kızlan köyüne doğru hareket ettik.

 

 

 Yol kenarında bulduk onları. Gelene geçene el sallamak istiyorlar da yapamıyorlar sanki. Kimi mağrur ve dik, kimi kolları kesik öylece ayakta.. Sevgilisinden ayrı düşmüş, rüzgarına kavuşamıyor. Zamana direnmişler ya ayakta kalmak için hayran kalıyorum bazen taşın bu inadına..

 

Yel değirmenlerinden bir tanesi diğerlerinden biraz daha açıkta. Yolun öbür tarafında. Önünde bir kaç masa var. Yalnız değiliz bu sessiz yerde. Buyur ediyorlar bizi birer çay söylüyoruz. Özel mülkiyet içinde kalıyormuş değirmenler. Diğerine giremiyoruz kilitli bahçe içinde. Anladığım kadarıyla ev şeklinde kullanılıyor.

Değirmenin içini gezmemiz için davet ediyorlar. Üst katını restorasyon yapmışlar. Gerçekten çalışacak galiba. Yel değirmenin kolları dönse yine taşı çevirmeye, un öğütmeye hazır bir halde restorasyonu tamamlanmış. Alt katın girişine girdiğimizde işe şaşırdım. Lokanta vardı burada. Sadece akşam yemeği çıkartan ve sadece rezervasyon ile müşteri kabul eden bir lokanta. Bahçeyi alıcı gözle inceleyince küçük ışıklandırmaları farkettim. Gün batımında değirmenin ışıklandırması ve fenerler altında yenen yemek.

 

İki tane değirmen restore olunca ne kadar da güzel direnmişler dimdik ayakta. Diğerleri ise yılların karşısında yorgunluğunu gösterircesine virane,  küsmüş..

Dönüş yolunda Ceren "anne niye bana cevap vermiyorsun" diye dürtünce eşim "Kızım annen şu anda hayal aleminde yıkılmakta olan değirmeni almış kendine ev yapmakla uğraşıyordur" deyip gülüştüler. Yanlış mı ama. Böylesi yeşillikler içinde bir yel değirmeninde yaşamak güzel olmaz mı?


 

 

Yorum ekle


Joomla SEF URLs by Artio
VALID CSS   |   VALID XHTML