Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Antalya |
|
|
|
| Cumartesi, 14 Ağustos 2010 15:43 | |
|
Fakat buna bin pişman olduğumuzu söyleyeyim. Yol berbattı. Korkuteline yaklaştığımızda yol çalışmaları yüzünden kilometrelerce bozuk, toz içinde mıcır yollarda, tümsek ve çukurlara gire çıka yol aldık. Hele Korkuteli çıkışında araçta yarım saatten fazla patlama yapıldığı için bekledik. Bu yavaş ilerleme ve beklemeler bize uzun zaman kaybettirdiği için de Güver uçurumu kanyonunu es geçmeme sebep oldu. Oysa bu yıl kanyonlara merak saldığımdan, 110 mt. lik bir terastan aşağıdaki vadinin manzarasını seyretme hayali kurmuştum. Sadece bu kadarla kalsa iyi Korkuteli üzerinden gelirken Güver kanyonu dışında Karain mağarası ve Telmessos Antik kenti var. Sabah 8 de çıktığımız yolculuğu öğleden sonra 16:30 da anca bitirince, yani bizim 4-5 saat sürmesi gereken yolumuz 8,5 saat sürünce üzerine birde bizi bekleyen arkadaşlarımız olunca bu ikisine de uğrama fırsatını kaçırdım. Buraya yolu düşenler için daha önce Karain mağarasına gitmiştim ve kısa bir bilgi vereyim. Elimdeki fotoğraflar eski olduğu için yayınlamıyorum. İlk çağlardan kalma duvar resimleri ile önemli bir mağara olduğu için hatırladığım kadarıyla küçük bir tırmanışla vardığımız, kapkaranlık iki bölümden oluşan bir yer idi. İnsana görsel bir zevk değil verdiği tarihi duygular ön plana çıkıyor.
Antalya girişinde herkesin yapması gereken şeyi yaptık tabi ki. Kepezüstünde bir soluklanma molası verdik. İşte Antalya'ya tepeden bakıyorsunuz. Olduğu gibi koca koca binalardan oluşan büyük bir metropol şehir. Kuşadasının şehirleşmiş yapısı beni rahatsız ederken nedense Antalya hiç boğmuyor. Belki de biliyorum ki soluklanmak istediğim anda kendimi doğal güzelliklerden oluşan şelalerin, güzel plajların yada mesire yerlerinin birinde bulacağım. Solunuzda Atatürk heykeli ve küçük şelalenin altında Atatürk'ün sözü.. "Kuşkusuz Antalya dünyanın en güzel yeridir" Atatürk bu kadar çok meslek, şehir, durum hakkında bu kadar çok sözü söyledi mi bazen merak ediyorum.
Şehir içine girer girmez beş ay önce süresi dolduğu için geçicisini çıkarttığım müze kartını aslıyla değiştirmek için Antalya müzesine gittik. Göksel 10 yıl önce bu müzeyi gezdiğimi söyledi. Bense şöyle bir baktım ve "hayır ben burayı daha önce gezmedim" dedim. Bütün gezi boyunca da bu konuda oldukça ısrarlı davrandım.
Aslında Antalya gezintimiz Göksel ve benim için inadlaşma macerasına döndü =)) Nitekim müzeyi gezerken bende hiç bir hatırlama belirtisi olmadı. Hele ki Antik çağ Tanrılarının, Zeus, üç güzeller, Herakles, Athena heykellerinin bulunduğu bölüme girince gözlerime inanamadım. Mitoloji ile bu kadar iilgilenen biri olarak ilk defa bu büyüklükte Mitolojik Tanrı heykelleri ile karşılaşıyorum. Onları seyrederken resmen kendimden geçtim. Her birinin önüne geldiğimde kendimi dokunmamak için zor tutup, "işte bu Hadrian...Bu Persephone Zeusun kızı. Aman Allahım şu Penelope galiba" diye kendi kendime konuşarak heykellerin arasında dolaşıp durdum. Tabi tutturduklarım da vardı tutturamadıklarımda..Penelope yanlış çıktı mesela. Allah aşkına siz söyleyin böyle bir müzeyi gezipte unutmuş olabilirmiyim? Kocacığım kesinlikle yanılıyor. Ben bu müzeyi daha önce gezmedim=)) (Zavallı erkeklerin biz kadınların bu inadından çektiği nedir anlamıyorum)
Antalya müzesi gerçekten çok büyük ve zengin bir müze. Arkeolojik ve Etnografik eserlerinde bulunduğu müze iki katlı ve en az iki saat ayırmanız gerekiyor buraya. Beni en çok etkileyenlerden biri de küp mezarlar oldu.
Ve tabi ki Noel Baba olarak bildiğimiz St.Nicholas'ın kemikleri. Biliyorsunuz ki kendisi aslen Demre'li. Orada kilisesi ve mezarı var. Kemiklerinin kaçırılamayan!! bu bölümü de Antalya müzesinde sergileniyor. Demre'yi anlatırken daha ayrıntılı değineceğim bu konuya.
Antalya deyince çoğu insanın aklına Kaleiçi gelir. Bende hava kararmadan koşturup fotoğraflarını çekeyim diye müzeden çıkar çıkmaz kendimi Kaleiçinde buldum.
(Harita http://geziantalya.com sitesinden alınmıştır.) Kaleiçi denilen bölge eski Antalya evleri ve tarihi yapılarla dolu. Gitmeden internette araştırma yaptığımda "Antalyada ki gezilecekler listesi" içindeki yapılar dağınık bir haldeydi. Ben Antalya içinde oradan oraya koşturacağımı düşünürken, hangi yapı hangi semtte diye araştırırken çok şükür ki bir Kaleiçi haritası buldum. Doğrusu bu haritaya kadar ben Hadrian kapısının, Yivli minarenin, Kesik minarenin Antalya içinde birbirine uzak olduğunu düşünüyordum. Bu harita benim çok işime yaradı. Buraya gelince de şunu anladım ki harita belki büyük bir alanı gösteriyor gibi düşürsem de yürüyerek iki saatte gezilebilecek çapı 1 km. olan bir alan. Ama siz siz olun keyfine tam olarak varabilmek için daha uzun bir zaman ayırın.
Daracık sokaklar, eski tarihi binalar, çoğu restore olmuş ve cafe, bar, otel, pansiyon, dükkan olarak turizme yönelik açılmış kullanılıyor. Biz gezintiye Yivli Minare ve Saat kulesinin oradan başladık.
Evliya Çelebiye göre bu tarihi kent 4,5 km uzunluğunda surlarla çevriliymiş. Surlar limanı çevreliyor. Limanın bir ucundada 14 mt yüksekliğinde,iki katlı Hıdırlık Kulesi var. Yivli Minare ise Antalyanın simgesi olmuş durumda. Adını 37 mt kırmızı tuğlayla örülü minaresindeki Yivlerden almış. Selçuklu sultanı tarafından yaptırılmış. Yivli minare Antalya'nın tam orta yerinde. Görmemek mümkün değil. Aslında burası bir külliye. Selçuklular döneminden kalma eserler bir arada. Külliyede Yivli Minare Cami, Gıyasettin Keyhüsre Medresesi, Selçuklu Medresesi, Mevlihane, Zincirkıran Türbesi ve Nigar Hatur Türbesi yer alıyor.
Göksel ise Yivli Minare Cami'ne takılıp kalmış durumda. Cami ve minare aynı avlu içinde ama ayrık nizam yapılmışlar. Anadolunun en eski kubbeli camilerinden biri kabul ediliyor. Gökselin takıldığı ise Restorasyon çalışmaları sırasında üzerini cam ile kapadıkları sanırım bir tür yerden ısıtma sistemi idi. Hayran hayran seyredip 1372 yılında kullandıkları sanırım içinden sıcak su geçen tuğlalardan oluşan sistemi inceledi. Aslında bana anlattı ama ben o sırada pencereden vuran ışığa takıldığım için yarı kulak kabarttım.
Camiyi girerken başörtüsü takmayan bir hanımlada küçük bir tartışma yaşadık. Caminin önünde nasıl girilmesi gerektiğine dair bir tabela var. Gerçi biz müslüman Türklerin o tabelaya ihtiyacı yok. O tabela yabancılar için. Ama hanımın birini uyarınca ters tepki aldım. "Ben buraya gezmeye geldim" dedi. Bende "o zaman cami niye geziyorsunuz" dedim. Cami gezmeninde kuralı var. "Sizler yetersiniz bu dünyaya" gibilerinden birşeyler geveledi. Dışarı çıkınca beni anlatıyordu yanındakilere ki benim çıkardığım etekliğin ve başörtüsünün altından kısa şortum ve askılı tişörtüm çıkınca sustu.
Kaleiçinde dolaşmamıza devam ediyoruz. O kadar çok şey var ki hepsini birden yayınlamam ne mümkün. Nigar Hatun Türbeside beni şaşırtan yerlerden biriydi. Müzikli, kalabalık bir cafeye dönüştürülmüş. 1502 den kalma bir yapı.
Selçuklu Medresesi ise içi alışveriş için dükkanlar ve Medrese odalarından birinde yer alan güzel etnoğrafik eserler var. Medreseden günümüze bir tek taç kapısı ve temel kalıntısı kalmış. Restorasyon sonucu da bu şekilde kullanılmaya başlanmış.
Kaleiçinin dar sokaklarında dolaşmaya devam ediyoruz. Dönerciler ve Bakırcılar çarşısını geçiyoruz. Elimdeki haritaya göre ben Hadrian kapısına ulaşmak istiyorum ama ulaşana kadar yine sokaklarda kendimi kaybediyorum. Hem bu kadar ayrıntılı harita hem de bu kadar düz yolda insan kaybolur mu diyeceksiniz ama kaybolur. Sokaklar o kadar güzel ki gördüğüm bir sokağı merak edip "dur bir bakayım nereye gidiyor" diye girip aslında bakıp dönmem gerekirken yanındaki sokağı da merak edip orayada girerseniz kaybolursunuz.
Sonunda bu yamuk resimde gördüğünüz Hadrianus kapısını buldum. Fotoğrafın yamuk olmasının sebebi her çekimde ya koluma birinin çarpıyor ya da önüme birinin geçiyor olmasıydı. 10 dakikalık uğraşının sonunda tek bir düzgün bir poz bile çekemeyince vazgeçtim uğraşmaktan. Kaleiçinde en çok merak ettiğim iki yer vardı. Bunlardan biri bu kapı. Biraz araştırırsanız en çok bu kapıdan ve Kesik minareden bahsediliyor. Burası eskiden Antalyanın kent kapısıymış. Hadrian döneminde (M.S.117-138) yapılmış ve hala bütün görkemiyle ayakta duruyor. Kapının birde insana verdiği değişik bir duygu var. Bunu da sonradan farkettim. Kapının dışında modern çok katlı binalardan oluşan bir cadde yani günümüz Antalya'sı, kapıdan girer girmez ise nostaljik eski Antalya.. İki duyguyu aynı anda yaşatıyor insana.
Kesik Minaret ise gerçekten kesikmiş. Aslında 5.yy. da tapınak üzerine Bazilika olarak yapılmış ama daha sonraları II. Bayezıd'ın oğlu tarafından camiye çevrilip birde minare eklenmiş. Minarenin üst kısmı ahşapmış oda bir yangında yanınca o zamandan beri adı Kesik Minare olarak kalmış. Şu an oldukça harap durumda. Ben buranında restore edildiğini umuyordum ama edilmemiş.
Akşam saati biraz daha dolanıp kale gezintimizi bitirdik. Binlerce yıllık geçmişi olan Antalyada var olmuş uygarlıkların bıraktıkları izler o kadar çok ki daha anlatacak çok şey var. Limanı, tarihi eserleri, mesire yerleri, hele hele şelaleri ile muhteşem güzelliklere ev sahipliği yapıyor. Şehri sınırlarıyla bir baştan bir başa dolaşmaya kalksak bir ayımızı alır. Diğer güzelliklerini başka bir yazıda paylaşırım artık.
Lara'da oturan ve bizi bekleyen dostlarımız Güray ve Hanım çiftinin evlerine misafir olup bir güzelde ağırlandıktan sonra birde Antalya gecelerini görelim istedik. Of ki ne off. Bu şehrin başka bir havası var. "Ben Antalyayım" diyor resmen. Bunu hissettiriyor insana. Canlı capcanlı, hareketli, cıvıl cıvıl.. Ama hava gece vakti bile bunaltıcı bir sıcak. Merkezden Konyaaltına doğru yürürken denize dik inen Kadınyarı denilen biryer göreceksiniz. Buraya iyi bakın. Bir zamanlar Tekelioğulları döneminde kadınların affedilmez suç işlediğinde şiddetli bir cezaya çarptırılması gerektiği inanılırmış. Bu yüzden günah işleyen kadınlar bir çuvala sokulur, yanına da bir kedi konulur ve çuvalın ağzı bağlanarak burada aşağıya atılırmış. Hadi kadının günahı var onu anladık da kedinin ne günahı var. Kedinin günahı da tabiki nankör bir varlık olması. Böylece ikisi de korkunç bir ölümle cezalandırılırlarmış.
Antalya Notları:
|






Antalya'ya sahil yolundan değil de bu sefer Korkuteli yolundan gitmeye karar veriyoruz. Haritayı açıp Fethiye ve Antalya arası kıyı şeridini incelediğimde Kaş, Kalkan, Demre, Kekova, Olimpos, Kemer, Adrasan, Mağaralar.... derken gerçekten Antalyanın batısında keşfedilmesi gereken harika yerler olduğu meydana çıkıyor. Yıllar önce bunların bir kısmını gezmiştim. Bu yüzden ben yeniden Olimposa gidip ağaç evlerde kalmak ve Çıralı'da yanartaşa çıkmak istiyorum. Ama biliyorum ki bütün bunları bir kaç güne sığdırmak çok zor. Eşiminde sağolsun pek güzel bir huyu var. Bir gittiği yere bir daha gitmek istemez. Bu yüzden mantıklı davranıp Fethiye üzerinden kıyı şeridini es geçip Korkuteli yönüne sapıyoruz. Ekimde nasipse 3-4 günlük bir kıyı turu garantiliyoruz böylece.


























