|
Bir tarafta Toros Dağları'ndan Akdeniz'e dökülen Manavgat Çayı, bir yanımızda bizi günümüzden binlerce yıl öncesine götüren Side Antik Kenti ve öte yanımızda ise uzun kumsalı, modern tesisleri, tekne turları, eğlenceli hayatıyla cazibeli Side. Eski Pamfilyanın (Antalya'nın) doğal limanı imiş vakti zamanında. Ben Antalya'yı anlatırken Pamfilya'dan bahsetmemiştim değil mi? O da bir dahaki yazıya artık.
Daha önce Side'ye gitmiş ve bir hafta tatil yapmıştık. Ama bulunduğumuz yerden o kadar memnun kalmıştık ki çok hoş, dolu dolu zaman geçirince benim gibi çevreyi feth etmeyi seven biri bile yerinden kıpırdayıpta keşfe çıkmamıştı. Sadece bir gece Side'ye inmiş ve görmüştüm. Bu sefer gündüz gözüyle keşfe çıktım. Meğer ne kadar çok şey kaçırmışım zamanında anca anladım.

Side denize doğru uzanmış bir burun üzerinde kurulmuş. Antik Side şehriyle iç içe girmiş. Düzgün anlatabilmek için havadan çekilmiş bir fotoğraf aradım. Üstteki fotoğraf bana ait değil http://www.tatilkoyleri.org sitesinden alınmıştır.
Otobüsle Side'ye gelenler için küçük bir bilgi vereyim. Side'de garaj yok. Eskiden vardı ama yıkmışlar onu. Garaj artık Manavgat'ta. Side yol ayrımında otobüsler bırakıyorlar sizi. Orada sürekli kalkan minübüslerler ve taksiler var. Onlardan birine binip eski garajın oraya geliyorsunuz. Bu da fotoğraflarda gördüğünüz antik kentin başlangıç yeri. Oradan ister yürüyerek ister çekçeklere binip birkaç dakika içinde Side'ye iniyorsunuz. Çekçek 75 kr.(2010) öyle aman aman bir yol değil ama hem yükü olanlar hem de antik şehri gezip sıcaktan bunalanlar dönüşü yada gidişi bunlarla tercih ediyor. Zaten sahile kadar inemiyorlar çünkü araç girişi yok.


Gelelim Side'ye. Side'yi gezerken neler gördüm. Aracınızı bırakıp Side'ye çarşı içinden geze geze gidiyorsunuz. Çok katlı olmayan yapılardan oluşmuş çarşı, gezerken keyif veriyor. Işıl ışıl kuyumcular çoğunlukta... Hemen hemen bütün vitrinlerin camlarında “Pandora 5 Euro” yazısı dikkatimi çekti. Side’de şu yıllarda turiste Pandora satış modası var sanırım. Kendime harika elbiseler beğendim ama almadım =)) Fiyatları da normal geldi bana acaba Marmaris'te yaşadığımdan mı? Eski cumbalı evler dekore edilmiş mağazalara falan çevrilmiş. Hoş görüntü.



Çarşı caddesini takip edince limana iniyorum. Liman ise bir başka güzellik. Denize açılıp bangın bangır müzik sesiyle tur yapan tekneler, sahilde gezinen insanlar, bol turist ve keyifli yürüyüş. Sahil boyu sıralanan cafelerden birine oturup buz gibi sıkma portakal suyumu yudumluyorum. Öğleye kadar tüm vaktimi deniz kenarında bu şekilde soğuk birşeyler içerek keyfime bakarak geçiriyorum.



Gezerken küçük butik moteller, pansiyonlar büyük otellerden daha dikkatimi çekiyor. Hepsinin bahçesi çok hoş dizayn edilmişler. İnsanın bu pansiyonlarda kalıp sabahları ağaçların ve çiçeklerin arasında yerleştirilmiş şirin masalarda tok bile olsa kahvaltı edesi geliyor. Hele o begonvil sarmaşıkları yok mu bayılıyorum onlara. Adımımı attığım bir ara sokakta çatıya kadar uzanan rengarenk begonviller mest ediyor beni.

Side'nin ismi "Nar" anlamına geliyor. Bu yüzden bugün de Side kentinin simgesi Nar. Geçmiş tarihi M.Ö. 7'inci yy. kadar uzanıyor. Side'yi Kymeliler kurmuşlar. Roma dönemine kadar basılan paraların sikkelerin üzerinde hep nar resmi bulunmuş. Acaba o dönemlerde buralarda çok fazla Nar bahçeleri mi vardı. Çünkü ben etrafımda hiç göremedim.
Burası aynı zamanda Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın Romalı Komutan Antonius ile buluşarak havuzda yıkanıp, gün batımını seyrettikleri yer olarak biliniyor. İnsan düşünmeden edemiyor. Gözünü sevdiğimin Antonius'u ne erkekmiş. Şu Kleopatra onunla buluşabilmek için yurdum topraklarını arşınlamış durmuş. Nereye gitsem karşıma çıkıyorlar. O dönemde o günkü koşullarda epey bir gezmiş olmalılar. O dönemin ulaşım araçları neydi ki? Bir ara oturup şu Kleopatra'nın hayatını ayrıntılı biçimde inceleyeceğim. Bakayım daha nerelerde karşıma çıkacak. İskenderiye'de doğduğunu ve bir müddet Tarsus'ta yaşadığını biliyorum.

Side'ye gelmişken bu turizm cenneti ile iç içe antik şehri gezmeden olmaz. Önce Side'nin geçmişini öğrenmek lazım bunun için ilk önce tabi ki müzesine gitmem gerekiyordu. Bizim çekçeklere binmek hoşuma gittiğinden işe baştan başlayayım ve eski garajın orasını başlangıç noktası ilan ettiğimden hemen bir çekçeke atlayıp birkaç yüz metrelik yolu gidiyorum. Antik kent girişinde ilk göze çarpan kalıntılar Roma döneminde Manavgat Çayı'ndan Side'ye su taşımak için yapılmış olan su kemerleri oluyor. Antik su kanal bağlantıları geçilince yarımada üzerine kurulu kent girişinde yarım daire şeklinde anıtsal bir çeşme, iki kule ve arasında iyi korunmuş bir kapı bugün bile Side'nin simgesi olarak anılıyor. Zaten Side'ye gelince mutlaka bu kapıdan geçiyorsunuz.


Sütunlu yolda ilerlerken sağ tarafımda birden "Müze" yazısını görüyorum. Çok güzel demek ki gezinin başında ön bilgilerimi almış olacağım. Side Müzesi eski hamam kalıntılarının restorasyonu sonucu müze haline getirilmiş. Küçük bir müze öyle aman aman büyüklüğü yok ama içinde benim yine dikkatimi Üç Güzeller Heykeli çekti. Bu sene takıntı yaptı bana bu Üç Güzeller. Nereye gitsem gözlerim arıyor ve buluyor. Artık Göksel bile alıştı görür görmez “Seninkiler burada” demeye başladı. Hatırlatın bana da bir ara onları da anlatayım size.

Müzenin içinde tuğla mezar kalıntıları ve iskeletleri var. Bahçede ise Medusa başları, lahitler falan var. Daha önceki yıllarda belki bana Medusa lakabının takılmasının etkisiyle sürekli Medusa peşinde koştururken bu sene mezarlar ve Üç Güzeller heykelleri özel ilgi alanıma girdi.
Gezmesi fazla sürmeyecek küçük bir müze. Verdikleri broşürden bir banka oturup Side hakkında ön bilgilerimi tazeliyorum. Sonra gezmesi daha verimli oluyor. Eski antik bir tiyatroya bile gitsem onun kimler tarafından yapıldığı, mimari özellikleri bilmedikçe bana çok boş geliyor.

Müzeden çıkınca yine sıcakla bütünleşip yolumuza devam ediyorum. Tam karşısında Agora kalıntıları ve tiyatro var. Tiyatro 25 bin kişilik. İçinde hala çalışmalar devam ediyor.

Şu fotoğrafa bakınca aklıma gelen şey ise buranın bir zamanlar köleler ile dolu olduğu. Eski filmlerde görürüz ya gözünüzde bir canlandırın, bir yanda köleler, bir yanda sahipler bir yanda pazarlıklar, açık arttırmalar falan. Burası özellikle Roma döneminde Akdeniz'in en büyük köle pazarı olarak ünlenmiş.
Tiyatronun yanında bulunan Roma dönemine ait Dionysus Tapınağı'nı görüp, biraz önce bahsettiğim bu resimdeki kapıdan geçip limana inen sütunlu caddede yürümeye başlayınca kendinizi şu andaki çarşı içinde buluyorsunuz. Bu cadde eskiden limana kadar uzanırken şimdi bir bölümü bu çarşının altında kalmış. Ben bu yoldan inmeyi birkaç sefer yaptığım için tiyatronun yanından antik şehrin kalıntıları arasında dolanmayı tercih ettim.

Bizans Hastanesi Devlet Agorası
Antik şehir hakkında çok fazla detaya inmek istemiyorum. Ayrıntılı bilgiyi "Antik Şehirler" kategorisine ekleyeceğim. En çok ilgimi çekenler ise Bizans Hastanesi ve Devlet Agora’sı oldu. Zaten bütün Agoralar benim ilgimi çekiyor.
Side de yapılan kazılar sonucunda burda çok büyük yangınlar ve doğal afetlerin izlerine rastlanmış. Zaten güzel bir liman olduğundan defalarca da istila edilmiş. Bütün bunlar yüzünden Side zamanla terk edilmiş. 12 inci yy'da Arap coğrafyacısı Idrisi burayı ölü bir kent olarak göstermekte ve Yanmış Antalya olarak tanımlamaktadır. İdrisi`ye göre 1150'ye doğru kent halkı Side`den göç etmiş, XII.yy'da Side tümüyle boşaltılmıştır. Şimdilerde ise gördüğünüz halde=))



Sıcaklarda yapılan bir şehir gezintisinin ardından tatilin en güzel yanı tabi ki kendini denizin kollarına bırakmaktır. Şehir turumuzun ardından gün batımına kadar kumsalda dinlenmek gibisi yok. Ardından da tabiki İster antik şehir kalıntılarıyla içiçe girmiş plajlardan birine ister daha merkezi olanlardan birini seçin karar size ait. Çünkü Side'nin üç yanı tertemiz denize ve enfes kumlara sahip.
|