Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Buram buram tarih kokuyor MİLAS |
|
|
|
| Cuma, 07 Ağustos 2009 20:56 | |||
|
Milas deyince eskiden aklıma hep “Midasın kulakları” gelirdi. Ses benzeşiminden olsa gerek Milas bende Midas çağrışımı yapardı. Belki hikayenin ilgisi de vardır. Sonuçta Çine vadisi yazısında anlatmıştım Midasın kulaklarının eşek kulakları olmasını. Birbirlerine uzak yerler değil.
Milas’a geldiğimizde vakit gece yarısına yaklaşıyordu. İlk işimiz kendimize kalacak bir yer bulmak oldu. Çarşı merkezinde bizi bankaların olduğu sokağa yönlendirdiler. Bize verilen bilgi oradaki otellerden başka otel bulamazsınız yönündeydi, bizde öyle yaptık. Böyle zamanlarda yani sadece gece yatmak için kullanacağım odalarda aradığım tek özellik temizlik oluyor. İlk girdiğimiz Yazar Otele hemen yerleştik. (Kahvaltı dahil kişi başı 30 ytl.) Şansıma oldukça temiz ve rahat tam istediğimiz gibi bir yer çıktı. Gece turu yapmayı düşünsekte iyice dinlenip bu işi sabaha bırakmaya karar verdik. Sabahleyin erkenden kalkıp otel görevlisi Hamza beyle sohbet ederken Milas ve çevresini gezmeye geldiğimizi söyleyince sağolsun bize her türlü yardımı gösterdi. Ben müzeyi ve uzaktan gördüğüm Beçin kalesine gitmek istediğimi söyleyince kendisi bize yolu tarif etti. Baktım böyle tarif gayet iyi elimdeki bütün listeyi sıralayınca, bulunduğumuz yerde dönüp dolaşmadan ne nerede hangi sırada gezmeli diye yerlerini tarif ederek en kestirme yoldan gezme güzergahı çizdi. Önce Gümüşkesen anıtı, Beçin kalesi, tekrar merkeze dönüp Milas Müzesi, Baltalı kapı ve eski Milas evleri. Oradan da Labraunda antik kentini gezip başka şehirlere doğru yol alabileceğimiz konusunda hemfikir olduk. Bu gezintide deniz ve güneşlenmek düşüncesi yok. Son derece tarihi kokan bir gezi olmasına niyetliyiz. Milas gezisini istememin en önemli sebebi antik çağın en önemli uygarlıklarına ev sahipliği yapmış olması. İsmi bir Karia kenti olan Mylasadan geliyor. Milasın antik çağ geçmişini okurken Pers hakimiyetinden kurtulduğunu ve Attiko Delos Deniz Birliğine katıldığı dikkatimi çekmişti. Heralde Mylasa sınırlarının bizim gittiğimiz Güllük yada Bodruma kadar uzanmış olduğunu düşünsem de daha sonra Priene antik kentini gezerken bir zamanlar buraların deniz olduğunu öğrenince şaşırdım. Meğer benim göl bildiğim Bafa gölü de denizden bir parçaymış.
Hamza beyin tarifiyle otelden çıkar çıkmaz Gümüşkesen Anıtına doğru yol aldık. Burası M.S. 2.yy. da yapılmış bu güne kadar iyi korunmuş bir mezar anıtı olarak karşımıza çıktı. Aslında ismi Gümüşkesen olunca ben daha ziyade şehitlik falan bekliyordum. Bodrum Mausoleum’unu gezenler bilirler onun biraz daha küçük hali. 2.yy nere 21 yy. nere. Acaba mezarın sahibi yaptırırken yaklaşık 2000 yıl sonra bile gelip hala onu ziyaret edeceklerini düşünebilir miydi?
Gümüşkesen anıtından sonra hava iyice sıcaklamadan benim görmeyi çok istediğim Beçin Kalesine doğru yol aldık. Tepede öyle görkemli bir görüntüsü vardı ki içini gezmeden duvarlarına dokunmadan hayatta gitmem diye söylenmiştim. İyiki de öyle yapmışım. Milas gezimizin en güzel anlarıydı diyebilirim. Aslında Beçin kalesi ve etrafını buraya yazdım ama yazının tamamı çok uzun olduğu ve paylaşmak istediğim çok şey olduğu için kesip ayrı bir başlık halinde bir sonra ki yazı olarak yayınlamaya karar verdim. Beçin kalesinde geçirdiğimiz birkaç saatin arkasından Milas Müzesine doğru yola koyulduk. Gittiğim şehirlerde özellikle Ceren yanımdayken Müzeleri gezmeye özen gösteriyorum. Ülkemizde çok fazla müze kültürü yok. Böylesine zengin bir ülkede yabancılar hariç yerli turistlerde müze kültürünün olmayışı da canımı çok sıkıyor. Bu yüzden Ceren’in bizi örnek alarak alışkanlık haline getireceğini umuyorum.
Müzenin yerini ararken kendimizi bir caminin önünde bulduk. Şadırvanda çeşmede serinlemeye çalışırken yapısı dikkatimi çekti. Aslında önce cami değil minaresi dikkatimi çekti. Bahçesine girip eski bir yapı olduğunu farkedince birde içini görelim dedik. Ama bahçede oturan çocuklar içinin çok güzel olduğunu fakat hırsızlık yüzünden açık olmadığını söylediler. "Yuh" dedim içimden Allahın ibadet yeri camileri de soyup soğana çeviriyorlar. Benim bildiğim caminin kapısı her daim gelene açık olur.
Bizim tel çekilmiş camlardan içini görmeye çalıştığımızı gören bir bey geldi yanımıza. Kısa bir muhabbet yaptık. Cami Ulu Cami imiş. İsmini öğrenince hemen rehber kitabıma baktım. Milasın en eski ve büyük camisindeymişiz. 1378 yapımı. Sonra "içini göremediniz size taşı göstereyim o zaman" dedi. "O ne ki?" dedik. Caminin bahçe kapılarını açıp dış tarafta uzun yıllardır farketmedikleri sonraları birinin gelip üzerindeki işareti göstererek bu işaretin anlamı olduğunu söylemiş. Buralarda bir yerlerde hazine varmış anlayacağınız. Camiyi de kazarlar bu define avcıları. Ama üzerinde ki işareti Yunan alfabesindeki bir harfe benzettim.
Caminin tam karşısındaki bahçeymiş müze. Milas müzesinde ilçe ve çevresindeki ören yerlerinde yapılan kazılarda ele geçen buluntular sergileniyor. Özellikle Stratonikeia antik kenti kazılarında ele geçirilenler, bir sürü heykel ve benim en çok hoşuma giden de renkli pişmiş toprak kaplar oldu.
“Günümüz yasalarında bir erkeğin üvey annesi ile evlenmesi yasaklanmıştır. Ancak Suriye Kralı 1. Seleukos M.Ö. 294 ‘de eşi Stratonike’yi oğlu Antiokhos’a verdi. Ve Antiokhos’da üvey anne-eşi adına Stratonikeia’yı kurdu.” Bugün Stratonikeia antik kentinin nekropolu Yatağan termik santralinin havzası sınırlarına dahil olduğundan tamamen ortadan kaldırılmış ama bu müzede ki eserlerin büyük çoğunluğu oradaki mezar odalarından kurtarılan eserlerden oluşuyormuş.
Milas gezimizin bir sonra ki durağı ise Baltalı Kapıyı bulmak oldu. Biz bulmasına bulduk ama Baltalı kapıdan önce pazarı bulduk. Bıraktık Baltalı kapıyı köylü pazarında alışveriş yapmaya başladık. Allahım o ne sebzeler meyveler öyle. Ne görsek canımız çekiyor. Tabi ki yolculuk durumundan meyve dışında bir şey alamadık ama almasan da “bu kaç para” demek bile güzel oluyor. Eh işte kadın milleti değil miyiz alışveriş genlerimizde var. Ben Pazarcılara bakarken evin büyük şefi “Elmas sen tarihi köprüler arıyordun sakın şu pazarcıların üzerinde olduğu köprüler olmasın” dedi. Tarihi köprüler olduğu belli de benim aradığım su kemerleri mi bilemedim. Hani su kemerleri daha yüksek ve daha farklı yapıda olurlar. Hale bak pazarcılar tarihi köprünün üzerine sergi açmışlar.
Önünde Pazar kurulduğu için Baltalı kapıyı zorda olsa bulduk sonunda. Karşısına geçtim, ben kapıya baktım kapı da bana. Balta aradım ama bulamadım. Alt tarafı bir kapı demeyin tarih var orada tarih. İsmi nereden geliyor merak ederim ben. Fotoğraf çektiğimi gören yaşlıca bir bey yanıma geldi. "Kapının tepesine bak tam ortada balta simgesi kazınmış" dedi. Demek uzaktan bile bakınca benim ne aradığım anlaşılıyor. Dikkatli bakınca gerçekten de gördüm sonunda. Benim bildiğim bu Baltalı kapı kentin eski surlarının kapısı. Daha doğrusu eski surlardan günümüze kalan tek kalıntı. M.Ö. 1. yy.dan kaldığı biliniyor. Ben şöyle biliyorum.. Karya'lılar Lidyalıların yanında Perslere karşı savaşa katılmışlar. Lidya kralı'da onlar için kutsal emanet olan Herakles'in altın savaş baltasını Karyalılara hediye etmiş. Onlar da baltayı Karya, Lidya ve Mysianın ortak haç yeri olan Milas yakınlarında ki Zeus Labrondas Tapınağına gömmüşler. Bu kapı da Milasdan Labrandos tapınağına giden kutsal yolun başlangıcı. Ama bana yardımcı olan beyefendiye göre burası bir zaman Milasın en zengin beyinin oturduğu malikane imiş. Bu kapı da onun bahçe kapısıymış. Hatta bütün etraf araziler ona aitmiş. Ben sur kapısı diye kem küm etsem de baktım o Milas’lı ben el kızı yabancı siz daha iyi bilirsiniz tabi diyerek geri adım attım. "Biraz ileri de yılanlı kuyular var görmek istermisiniz" dedi. Onlarda o zengin beyinmiş. "Niye kuyular yılanlıymış" dedim. Bey ya ağa ya cezalandırma usulu. "Kuyular açık mı? yılanlar duruyor mu? Yılanlar duruyorsa gidip göreyim =)))" dedim "Yoookkk" dedi kapadılar kuyuları. "E iyi o zaman başka zamana" deyip teşekkür edip geziye devam ettik.
Hamza bey ile hazırladığımız yol güzergahımıza göre sıra da "Baltalı kapı için sağa döndüğünüz yoldan tam tersi sola yukarı doğru çıkın diye tarif ettiği" eski Milas evlerini görmeye geldi.. Milasın şehirleşme yapısı çarpık gelmedi bana, hoşuma gitti. Eski evler Milas gezisinin olmazsa olmazı. Çoğu 19 yy.dan kalma evler restore edilmiş veya ediliyor. Eski evlerin arasında yaptığımız gezinti bitince sıcak havada bolca su tüketen Ceren ve evin büyük şefi "başka bir şey kaldı mı görmediğimiz" diye sorunca güneşin yakıcılığına bakıp "yok hayır bitti" derken içimden "ah bir de şu meşhur Milas halılarını görebilseydim. Hikayelerini öğreniverseydim" diye geçiriyordum.
|






Evvett gittik geldik. Tatili bitirdik. Bol bol hasret giderdik. İki gün hasta yattık ardından güzel misafirler ağırladık, işe başladık, birikmiş işleri bitirdik döndük dolaştık yine buraya geldik.


