Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Gebekum ve Balıkaşıran |
|
|
|
| Cuma, 03 Eylül 2010 18:28 | |||
|
“ Datça'da her mayıs ayının ilk haftasında, şenlikli bir yürüyüş yapılır ve Akdeniz'den bir testi su alıp Ege'ye dökülür. Dünyada, bir denizden diğerine yapılan tek yürüyüştür bu.” Notlarım arasında bunu okuyunca böyle bir törenden bugüne kadar benim niye haberim olmadı diye hayıflandım. Şenlikli bir yürüyüş vardı da ben mi bilmiyordum yoksa bir zamanlar vardı da artık yapılmıyor mu? Doğrusu bunun cevabını en kısa zamanda araştırıp öğreneceğim. Ama bu yürüyüş haberi ve Datça yarımadasının en dar yerinin tarihi hikayesi rotamızı planladığımız yönden çevirip istikamet Datça yarımadasına doğru çevirtti. Fotoğrafta gördüğünüz bu yer Datça Yarımadası'nın en dar yeri. Balıkaşıran denir buraya. Hisarönü Körfezi’yle Gökova Körfezi’ni ayıran yarımadanın en dar yeri yani. Hisarönü tarafında bulunan limana Bencik limanı deniliyor. Anlatıldığına göre, bundan sadece 50 yıl öncesine kadar, bir tarafta balık daha çok olduğunda, balıkçılar sandallarını sırtlayıp öbür tarafa geçer, yeterince balık avladıktan sonra da yine aynı şekilde geldikleri tarafa dönerlermiş. Başka anlatımlara göre de bu dar yerin üzerinden balıklar uçtuğundan Balıkaşıran denirmiş. Bence ilk hikaye daha akla yatkın. Balıkların uçması anca bir martının ağzında mümkün olabilir çünkü. Hisarönü körfezi ile Gökova körfezini ayıran yarımada demiştim. Datça yarımadasının uç noktası Akdeniz ve Ege denizlerinin birleşme noktası olduğuna göre yani sağ taraf akdeniz sol taraf Ege denizi oluyor. İki denizi de aynı anda görebilmek için çıktığımız tepede Ceren ve arkadaşını Knidos antik şehrine götüreceğim için ön bilgi olarak buranın hikayesini birkaç kez anlatmak zorunda kaldım. Çünkü çok hoşlarına gitti ve unutmamak için birkaç kez ne olmuştu diye tekrarlattılar. Hele ki 2500 yıl öncesinden bahsediyorum deyince tarih farkı gözlerini açtırdı. İÖ 550’li yıllarda Persler ordularıyla Datça Yarımadası’na gelmişler. Bunu haber alan Knidos’lular kendilerini nasıl savunacaklarını planlarken yarımadayı ada haline getirmenin işlerini kolaylaştıracağını düşünmüşler. Yarımadanın 1 kilometrelik en dar yerini kazarak açmak ve Gökova Körfezi’yle Hisarönü Körfezi’ni dolayısıyla iki denizi birleştirecekler ve yarımada tam bir ada olacak. Bir adayı savunmak yarımadayı savunmaktan kolay olacaktı. Bu amaçla çalışmaya ve kazarak açmaya başlamışlar. Ancak çalışanların vücutlarının çeşitli yerlerinde, özellikle de gözlerinde yaralar oluşmaya başlamış. Şaşıran ve ne yapacağını bilemeyen Knidos’lular Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın kahinine gitmişler ve bunun nedenini sormuşlar. Pitya da şöyle cevap vermiş: ‘Kıstak ne kale ister ne de kazılmak. Zeus isteseydi kayayı da yapmaz mıydı sanki?’ Bunun üzerine Knidoslular yarımadayı kazma ve ada yapma fikrinden vazgeçmişler ve savaşın sonunda da Persler Knidos’u ele geçirmişler. Önündeki manzaraya bakan Ceren ve Asena her iki tarafta da bulunan içe doğru girmiş koyları Knidosluların kazarak oluşturduğuna karar verdiler.
Marmaris'i Datça'ya bağlayan bu yolda bir yanınızda Akdeniz diğer yanınızda Ege Denizi virajlı yollarda 70 km. ilerliyoruz. Bütün yol boyunca eşsiz bir manzara, tırmandığınız dağlar arasında köyler, sakin koylar eşlik ediyor bize. Bu yarımada da toplam 52 koy varmış. Yani isteyen geniş güzel ama kalabalık kumsallar yerine, sakin kimsenin kullanmadığı o gün kendisine ait olabilecek koylardan birini seçebilir. Benimse amacım Gebekumu görmek. Bu yüzden Datçaya yaklaştıkça gözlerimi yola dikip Perili Köşk ya da Gebekum tabelası görmeye çalıştım.
Gebekumu görmek istememin sebebi eşsiz özelliği olan çok değerli kumu olduğunu öğrenmem. 7 km. lik bir kumsal olduğunu öğrenince “ben mutlaka bu kumsalı göreceğim” diye tutturdum. Yol boyu gözlerimi açıp uyarıcı bir tabela arasamda bir türlü bulamadık. Oysa geçen sefer Datçaya geldiğimde Perili Köşk tabelası gördüğüme eminim. Baktık olmadı neredeyse Datçaya varıyoruz artık tekrar geri döndük. Sağ tarafımızda tel örgülülerle çevrili üzerinde “Gebekum Milli Parkı” yazan tabelalar yazan bir sahil şeridi olduğunu farketsek de bir türlü girişi yakalayamadık. En sonunda yol üzerinde birilerine sormak zorunda kaldık. Bize güzel bir tarif yaptılar. Datçaya giderken sol tarafta göreceğimiz Yelken ve Sörf kulubüne gelmeden yolun sağında bir çeşme var. İşte o çeşmenin tam karşısında bir kapı var. Giriş oradan. Perili köşk nerede dedim. Ohooo o çok ileride dediler. Vazgeçtim Perili Köşkten. Bir daha hayatta o kadar yol dönemem. Sahili göreyim yeter düşüncesine razı oldum. Aramalarımız sonunda çeşmeyi bulabildik. Yola iyice baktım kesinlikle uyarıcı bir tabela yok. Arabayı park edip kapıdan giriş yaptık. Perili köşk bu büyük koyda ki tek tesis. İlginç bir yapısı varmış. Milli park olduğu için burada yapılaşmaya izin verilmiyor. Bu yüzden tamamen bakir kalabilmiş bir kumsal. Ama doğal olarak hazırlıklı gitmek gerekiyor. Özellikle su, yemek içmek ve yakıcı güneşten kendinizi koruyacak şemsiyelerin varlığı için.
Cerenin bir numaralı dostu olduğuna kanaat getirdiğim bir köpek çeşme başında hemen bize eşlik etmeye başladı. Sol bacağı sakat kalmış köpeğe anında Ceren tarafından Çarli ismi konuldu. Doğrusu kumunun özel olduğunu biliyordum ama kapı üzerinde ki tabelada burada 6 milyon yıllık sürede oluşmuş tortuları, 5 tanesi Endemik 100 bitki türü ve 7 sürüngen ve kemirgen türünü barındırdığını öğrenince şaşırdım.
Uzun ve geniş kumsalı görünce pek keyiflendik. El değmemiş çok geniş bir kumsal ve cam gibi deniz. Çarli ile oyunlar oynamaya kızlar kendilerini sulara gömmeye başladılar. Geçen yıldan beri bana bölgede kapalı hanımlara uygun tatil yerleri olup olmadığı, denize girilecek yer olup olmadığını soran birkaç mail almıştım. Geçen yıl ki gözlemlerim Marmarisin bu tarz yaşam şekli için çok uygun olmadığı idi. Doğrusu bölgede köy yerleri hariç başı kapalı gördüğüm bayan sayısı bir elimin parmaklarını geçmez. Bu yüzden bu sorulara uygun cevap verememiştim. Ama bu yıl özellikle Datça yarımadasında ıssız kumsalları görünce bu bölgenin bu tür tatil arayanlar için uygun olduğunu düşünüyorum. Gebekum gibi bir plajda kendinize sakin bir köşe rahatlıkla bulabilirsiniz ya da küçük küçük eşsiz kumsallardan birini kendinize tahsis edebilirsiniz.
Gebekumun kumu özel demiştim. Bu kumun taş yiyip, taş üreten bir mikroorganizma tarafından oluştuğunu biliyormuydunuz. Sadece temiz sularda yaşayan bu organizma uzun yıllar boyunca bu kumları oluşturmuş. Eskiden inşaatlarda falan kullanılırken artık değeri anlaşıldığından kullanımı yasaklanmış, koruma altına alınmış. Çok şükür bazen geç de olsa kıymet bilebiliyoruz.
“Gördün mü sonunda Gebekum’unu” diye sırıtarak sordu Göksel Mesudiyeye doğru yola çıkarken. Görmesem olmaz hep aklımda ukde kalıyor o zaman. Acaba nasıl bir yerdi kıvranıp duruyorum. Bozburun yarımadasında bir Serçe limanını göremedim de bir yıldır dilimde kaldı. Göremeden gidersem bu şehirden aklım kalacak. Aslında şu yazdıklarıma bakıyorum da benim niyetim Datça yarımadasının sonundaki harika bükleri anlatmaktı. Ama alt tarafı bir plaj ve bildiğin dar bir boğaz için anlatacak bu kadar şey bulunca yazının gezintinin devamını bir sonraki yazıya bırakmak zorunda kalıyorum yine.
|






Haftasonu balkonumda oturup keyifle çayımı yudumlarken son zamanlarda bölge hakkında topladığım dökümanlardan inceliyordum. Her yerin bir hikayesi vardır derler ya bu hikayeler beni bir yöreye çeken en büyük unsurlardan biri olmuştur daima. Bazen bir türkünün hikayesinin bazen bir mitolojik efsanenin bazen de dilden dile dolaşan anlatımlarla günümüze gelmiş söylemlerinin peşine takılıp kilometrelerce yol kat edebilirim. Zaman ilerlemiş olsa da sanki bulunduğum yerde dokunduğum duvarlarda zamanı geriye o ana döndürüp hikayenin bir parçası oluverecekmişim gibi gelir. 




