Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Diclenin Kıyılarında... Hasankeyf Gezintisi |
|
|
|
| Cuma, 04 Şubat 2011 10:26 | |||
|
sonunda Dicle'nin hayat verdiği Hasankeyf;
Bir caddenin kenarında sıralanmış dükkanların yanından geçerken Hasankeyf’in tek eczanesini arıyor gözlerim. Buraya kadar gelmişken eski dostları ziyaret etmeli. Uğur sanırım 2007 yılında geçici olarak bizim iş yerinde bulunan bir arkadaşımızdı. Hemen hemen gittiğimiz her şehirde bir tanıdık bir dost oluyor bir merhaba diyebileceğimiz. Kendimi şanslı görüyorum gerçekten. Uğur’u bizim gibi herşeyi görelim mantığındaki insanları gezdirme eziyetinden kurtarmak için önce biz gezelim sonra geldiğimizi haber verir, iki sohbetin belini kırarız diye düşünerek kale girişine doğru yol aldık.
Dicle nehrini görmemizle heyecanım arttı. Meşhur köprünün ayaklarını görünce ise yüzümde kocaman bir gülümseme. Tam arabayı park edecek yer ararken birden yol bitti. Bizi tel örgüler ve üzerinde zincir olan bir kapı karşıladı. Hemen kapı arkasında güvenlik görevlileri. Yüzümdeki o kocaman gülümseme yerini, kocaman bir şaşkınlık ünlemine bıraktı. Etrafıma bakındım "kaleye çıkan başka yol mu var burası niye kapalı" diye dolanmaya başladım. Görevliler ise dünyayı başıma yıkan cevabı verdiler. “Üzgünüz geçen hafta toprak kayması oldu. Bir kişi öldü. Kale ziyarete kapalı” Resmen dondum kaldım. Kaleye uzaktan uzaktan gözü yaşlı bir şekilde bakarak tel örgüleri geçmek için çabaladım. Görevliye “bak ben çok uzak yoldan geldim bir daha bu taraflara gelemem şöyle birazcık gezivereyim” diye dil döktüm ama nafile. Güvenlik açısından bu mümkün değilmiş. Kaleye çıkamayacağım kesinleşince hemen eski dosta başvurdum. “Uğur imdat ben geldim ve kaleye çıkamıyorum. Çıkmanın yolu yokmu” Yok tabi ki. Kale öyle tepede mazlum mazlum bekliyor. Yılların yıkıcı gücüne hala meydan okuyor. Hala ayakta duruyor. Bende ona dokunmak, yılların izlerini okşamak, geçmişin ayak izlerini adımlamak, hayallere dalmak, zamanda yolculuk yapmak yerine öyle aşağıdan bakıveriyorum.
Arabayla sokak aralarında yol alıp park edecek bir yer arıyoruz. Hasankeyf öyle büyük bir yer değil. En sonunda minare gibi bir dikili taş görünce doğal olarak ona yöneldim. Uğurla buluşma noktamızda burası oldu. Sağolsun geldiğimizi haber alır almaz bir koşu yanımıza koştu. Uğur geldiğinde hoşbeşin ardından gözüm minareye takılıp durunca bu konuda aydınlattı bizi sağolsun. Tahmin ettiğim gibi çok eski minareye benzer bir dikilitaş değil eski bir minareymiş bu. İki merdivenliymiş minareye çıkış. Bunu duyunca şaşırdım. Edirne görmüştüm bu sistemi. Tek sanıyordum ama bu kadar eskilerde nasıl olduysa yapılmış. El-Rızk camisiydi sanırım. Eyyubi döneminde 1409 tarihli. Camiden geriye bir şey kalmamış sadece minaresi duruyor birde bir duvar kalıntısı ki oda giriş kapısıymış sanırım bir zamanlar. Minareyle ilgili bir de efsane var. Merak edenler olursa buradan okuyabilirsiniz.
Etraf mağaralarla dolu. Dicle kenarında olsun, burada ve yukarılarda sürekli yaşam alanı oluşturmuş mağaralar var. Bugün bile zaman zaman bazıları mesken ya da ahır olarak kullanılıyormuş. Aslında çoğu bir-iki odadan ibaretmiş. Ama yüksek yamaçlardaki mağaraların bazılarınn iki katlı ( dubleks ) hat üç katlı (tripleks) olanlarıda varmış. Bir yerde okumuştum yaklaşık 4000 mağara var çevrede. Zaten ne tarafa baksanız mutlaka gözünüze çarpıyorlar. İster Dicle kenarına inin ister kayalıklara çıkın farketmiyor. Çok eski çağlardan beri bu mağaralar yerleşim olarak kullanılmış.
Hasankeyf'in değişik bir arazi yapısı var. Bunu özellikle yeni köprüden karşıya geçipte önünüzdeki manzarayı seyrettiğinizde daha iyi anlıyorsunuz. Kalkerli bir yapı, derin vadiler, çukurlar, heybetli kanyonlar, girintili çıkıntılı kayalıklar... hem insan hem doğa üşenmemiş yüzyıllarca şekil vermiş durmuş. Doğa sel suları ve rüzgarla şekillendirirken insanoğluda tutmuş mağaralar yapmış kayaları oymuş kaleler dikmiş.. Hepsi bir araya gelince görsel bir şölen oluşturmuş. Oturup seyrederken gizemin, insanı saran bir büyünün etkisine giriyorsunuz.
Dicle kenarında inince hem nehir kenarında hem kale yolu üzerinde çay, kahve içip yemek yiyebileceğiniz üstü gölgelikli, daha geçen haftaya kadar var olan tesislerden arta kalanlara iç geçirerek baktım. Ah çektim vah çektim ama nafile. Nehir kenarı bana daha hoş gözüktü açıkçası. İçlerinde oturulan mağaralarda gezmeye kapalı alanda kaldı tabi. Hiçbirinde oturamamak o büyülü serin loşluklarda zaman geçirememek içimi burktu.
Uğur bizi yeni köprüden geçirerek Diclenin öbür kıyısındaki Zeynelbey türbesine götürdü. Hasankeyfte zaten iki tane türbe var. İmam Abdullah Türbesi ve Zeynel Bey Türbesi. Ama Zeynelbey türbesi değişik bir türbe gerçekten. Aslında türünün tek örneği. 1400 lü yıllarda burada Akkoyunlular hüküm sürmüşler ama onlardan kalan tek eser bu Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey’in türbesi. 1473 yılında Uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey şehit olmuş ve Hasankeyf’te Dicle Nehri kenarında gömülmüş. Dıştan silindir şeklinde ama içten ise sekizgen görünüyor. Türbede çalışma olduğunu görünce şaşırdım. Yahu yıllardır restorasyon yapılmamış neden şimdi Hasankeyf batacakken yapılıyor. Meğer batacak ya ondanmış bütün bu çalışma. Eski haline getirmek için dünyanın parasını harcayacaklar sonra fotoğraflarını çekecekler tarih kitaplarında yerlerini belirleyecekler sonrada Allahın izniyle Dicle nehrinin yükselen sularına terk edecekler. Şansıma küseyim son derece güzel olduğu her halinden belli ama her tarafı demir iskelelerle dolu bir türbe çıktı karşıma.
Türbenin silindirik gövdesi üzerinde turkuvaz ve lacivert renkte, sırlı tuğla ile dört kuşak oluşturulmuş. Birinci kuşakta '' ALLAH'', ikinci ve üçüncü kuşaklarda baş kısmında “AHMET'' devamında ise ''MUHAMMED'' dipteki son kuşakta ise “ALİ'' isimleri yazılıymış. Baktım baktım ama ben göremedim o yazıları. Vardır bir hikmeti.
Bu arada türbenin bulunduğu alanın etrafında da kazılar yapılmış. Bir sürü odacıklar meydana çıkmış. Hamam, külliye gibi bir şey varmış sanırım. Uğur bunların henüz yeni meydana çıkarıldığını daha önceden olmadığını söyledi. Bende bu toprak altından yeryüzüne tekrar merhaba diyen tarihi eserlerimizi fotoğraflayıp onlara elveda dedim.
Tam karşımda ise gidemediğim kale kalıntıları duruyordu. Uzaktan da olsa bu kadar görebildim sonuçta. Olsun her işte bir hayır var demişler belki de böyle uzaktan seyretmemiz gerekirmiş. Kale bütünü ile tabii kayalardan oluşmuş. Yukarı tırmansaydık eğer 4. yüzyıldan kalma bu kalenin içindeki çok merak ettiğim kale kapısını, yüzlerce iskan yerinin yanında büyük ölçüde yıkılmış ve göçükler altında kalmış olsada Büyük Saray, Küçük Saray, Ulu Cami gibi tarihi eserler vardı onları görebilecektim. Ama en önemlisi oradan Hasankeyf ve Dicle manzarasını seyredebilecektim. Eminim çok nefis bir tabloyla karşılaşacaktım. Düşünsenize Dicle nehrinden 200 mt yüksekte bir tepede önünüzde inanılmaz etkileyici bir vadi manzarası, binlerce mağara, eski minareler, yaşayan bir kent, sakin sakin akıp giden Dicle nehri.. hele birde bu manzaraya güneşin doğuşu yada batışını ekleyeceksin... ( İşte bir daha gitme sebebi)
Etkileyici olanlardan biride kayalara oyulmuş, normalde gizli ama şimdi zamanla doğal yıkılmalar sonucu bir kısmı ortaya çıkmış tepeden Dicleye inen merdivenli yol. Normal yollarla kaleye su çıkarılamadığı dönemlerde kale sakinleri bu merdivenli yollarla inip Dicle'den su ihtiyaçlarını karşılamışlar. Çok ilginç şahsen o 200 basamağı çıkmak isterdim.
Kale kalıntılırına şöyle karşı kıyıdan bir baktım da. Çok yüksek bir yamaçta. Muhtemelen bu baraj sularının altında köprü kalıntıları ve Hasankeyfin yaşam yerleri kalacak. Kale kalıntıları dışarıda kalacak. Ben gülümseyince Göksel hayırdır bir planın var galiba diye sordu. İşte buraya gelmek için bir sebep daha. Kaçırdığım Dara köyü gezintisi, Hasankeyf kale gezintisini içine alan tekrar Gaziantep, Urfa güzergahından başlayan bir gezinti =))) Yeni güzergahlar ve gezilecek yerler şimdiden kafamda oluştu bile. Ama sanırım Gökseli bu tura ikna etmek için birkaç yıl geçmesi gerekecek =)
Uğur ve ben İşte bir zamanlar Ortaçağın en büyük taş köprüsüne..Gelelim Hasankeyfin en bilindik manzarası olan Köprü kalıntılarına. Hala Diclenin sularının ortasından yükselen bu ayaklar bir zamanlar Ortaçağın en büyük taş köprüsüymüş. Nehrin Ortasındaki büyük kemeri taşıyan iki orta ayağın arasındaki açıklık 40 metre. Doğrusu Hasankeyf’e hep fotoğraflardan bakarken bu köprü ayakları bu kadar büyük bu kadar ihtişamlı gelmiyordu ama insana gözleriyle seyrederken vay be dedirtiyor.
Hasankeyf'in Müslümanların eline geçmesini anlatan bir kaynakta burada açılıp kapanan bir köprüden bahsedilmekteymiş. Gerçektende araştırmalara göre köprünün en büyük kemerinin orta kısmı ahşaptanmış. Düşman şehre saldırdığı zaman bu ahşap kısım yerinden kaldırılır, düşmanın şehre girişi engellenirmiş. 1200 lü yıllara göre iyi bir savunma tekniği. Köprünün bir diğer ilginç özelliği de orta ayakları üzerindeki figürlermiş ama ne anlama geldiğini ben bilmiyorum. Ne zaman yıkılmış bu köprü neden yıkıldı kim bilir.. Ama gerçekten hani göz alıcı bir köprüymüş.
Kıyıdaki bacaklardan birinin kemerini dikkatli inceleyince şaşırdım. Ben yanlışmı görüyorum yoksa orada bir kulube var ve bu tarihi köprünün kemeri evin terası şeklinde mi kullanılmış. Aynen öyle.. Nedir ne değildir tam bilmiyorum ama orası hiç de resmi bir yere benzemiyor =)) bildiğimiz ev. Manzarası ve doğası muhteşem =)) yurdum insanı muhteşem bir zevke sahip. Kim istemez ki 800 yıllık bir terasının olmasını. Dicleye ve antik kalıntılara karşı çay keyfi. Bir yanda etrafımdaki tarihe baktım, bir yanda Diclenin sularına, karşımda bütün ihtişamı ile tepeden bakan kale kalıntıları, yüzlerce yıldır ne sırları ne yaşamları saklayan mağaralar, sonra gözlerimi Hasankeyfe çevirdim oraya yaşayan insanlara, umutlarına.. Eski adıyla Hısn-ı Keyfa...yani "Kaya Hisarı"...Mezapotamyanın bu keşfedilesi toprakları.. bu toprakların altında hala keşfedilecek, yüzeye çıkarılmaya bekleyen ne tarih varken biz bu tarihi suların altına gömmeye çalışıyoruz. Sümerler, Asurlular, Babilliler, Akkoyunlular, Artuklular, Eyyubiler... Hatta yıkıp yağmalayan Moğol Hakanı.. Yattıkları yerde kemikleri sızlıyordur heralde.
Uğur ise bizi yemek yemek için Has Bahçe adında bir yere götürdü. Has bahçe Fırat ARGUN'un işlettiği yeşillikler içinde yerleştirilmiş masalar, akan suların arasında dolaşan alabalıkların bulunduğu havuzlarla sakin ve hoş bir yerdi. Yediğimiz alabalık günlerdir Güneydoğunun eşsiz kebaplarının ardından midemizi bayram ettirdi. Gayet lezzetli yapılmıştı. Ensonunda içtiğimiz demlenmiş çaylar ise günün bütün yorgunluğuna değdi. Kale dışında Hasankeyfte merak edipte gidemediğim bi yer vardı. O da Yol Geçen Hanı. Burası yoldan geçenlerin dinlenmek, bir şeyler yemek için uğradıkları oldukça büyük bir doğal mağara (Tekrar gelmek için bir sebep daha) Vakti zamanında Dicle nehrinin karşı kıyılarına gidip gelmek için ulaşım aracı olan sallar için sıralarını bekleyen insanların dinlendiği ve geceye kalanların burada yatarak sabahladığı bir mağara han.. Yüzlerce yıldırda Yol geçen hanı olarak anılıyor. İçinde kaleye çıkmak içinde gizli bir geçit varmış. Velhasıl ben gidemedim ama yolu düşen olursa benim yerime gitsin lütfen..
|




























