Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Diyarbakır |
|
|
|
| Salı, 01 Mart 2011 20:46 | |||
|
Bizimde gönül gözümüz görmek istiyor bizimde yollarımız hiç bitmek bilmiyor. İstemiyoruz zaten bitsin bu yollar. Her ilerleyişimizde her geçtiğimiz kilometrede ayrı bir heyecan ayrı bir güzellik görüyor ruhumuz. Biz sevdalıyız bu yollara, o yollar ki bizi ne diyarlara, ne topraklara götürdü. Kimi vakit yüksek dağlar arasında giderken, yemyeşil bir göl karşıladı bizi, şelaleler çağladı, kanyonlar aştık da ilerledik.. Bazen ise çorak topraklar arasında alabildiğine sarı, alabildiğine kahverengi ile yüzleştik. Yeşili de büyüleyici kuraklığı da... Üstlerine kaftan sarınmış dağları, nehirleri, beyaz gökyüzünü kendine duvak yapmış yeşil elbisesini giymiş salınıveren ovaları, bitmek bilmeyen yolları... Çatılarda gökyüzüyle dans eden güvercinleri, çığlıklarıyla seslenen martıları, şahinleri, keleynakları... Ama en çok eskisi büyüledi daima bizi... taş evleri, manastırları, camileri, dokunduğunda yüzlerce yıl öncesine götüren antik şehirleri, can bulduğum, rüyalara daldığım daracık sokakları ile...
Allahtan gündüz gözüyle daha sakin göründüde içime su serpildi biraz. Hani bunda ne var diyeceksiniz ama kıskançlık var daha ne olsun. İleriki saatlerde ise ara sokaklarına girince elbette gözümde daha farklı bakmaya başladım.
Aslanlı Çeşme
Biz İç Kaleyi gezelim istedik. İçinde Aslanlı Çeşme, Saint George (KaraPapaz Kilisesi), İçinde M.Kemal Paşanın 1917 yılında Karargah olarak kullandıkları bina, Adliye, Kolordu ve Jandarma binası hep karşılıklı bir şekilde duruyor. Tam karşılarında da bir zamanlar saray olan ama sonrasında tutukluların konduğu Diyarbakır cezaevi.
Cezaevi içi En çok ilgimi çeken tabi ki cezaevi oldu. İlkdefa bir cezaevi gördüğüm için (İnşallah sondur) özel bir ilgiyle inceledim etrafımı. Odalara koğuşlara baktık. Hatta lavabo yerlerini tespit ettik. Ne kasvet verici bir duygu içimi doldurdu anlatamam. Bazı yerlerde duvarda zincir izlerini gösterdiler bize ama pek inanasım gelmedi. İnanmayı istemedim daha doğrusu.
"Göksel ne işin var çık oradan dışarı. Yakışmadı benim kocama bu parmaklıklar"
Hz.Süleyman Nasırıye Camii kadınlar bölümü
Diyarbakır isminin nereden geldiğini merak ettim. Doğrusu ben isminin Bakır işciliğinden geldiğini düşünmüştüm. Belki bir zamanlar bakırcılığın Antepte, Urfadaki gibi burada da yaygın olduğunu ve zamanla bu sanatın bu şehirde kaybolmuş olabileceği gibi bir hikaye oluşturmuştum kafamda ama değilmiş. Geçmişi M.Ö. 700 yılına dayanan Diyarbakırdan kimler gelip geçmiş kimler... Hurriler, Asurlular, Medler, Urartular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Oğuzlar, Selçuklular ve Osmanlılar bir bir gelmişler geçmişler bu topraklardan. Arap akınları sırasında bölgeye yerleşen Bekr adındaki bir aşiret nedeniyle yörenin adı Bekr diyarı anlamında Diyar-ı Bekr olarak söylenmiş. Sonrasında da Atatürk 1937 yılında halka yaptığı konuşma sırasında buradan Diyarbakır diye bahsedince bu yönde isim kararı alınmış.
Atıveriyoruz kendimizi Diyarbakır sokaklarına.. Yaşam bu sokaklarda elbet. Elleri yüzleri kir içinde top sektiren çocuklar, bizi görür görmez eteklerimize yapışan turist avcısı oyun oynayan ufaklıkların sesleri ile çınlıyor sokakları. Bu mahalleler ki işte burası gerçek Diyarbakır'ı gözler önüne seriyor.
Bu çocular bu kadar mı tatlı olur. Bu kadar mı pırıl pırıl parlar gözleri. O kara kaşlar kara gözler umudun, küçük mutlulukların pırıltılarıyla bakıyor. Taptaze, saf, temiz hiç kirlenmemiş bakışlar...
Sokaklar gerçekten çok etkileyici. Saatlerce insan manzaralarını, koşuşan çocukları, kapı önlerinde oturmuş iki muhabbetle gün geçiren insanları seyredebiliriz. Zaman nasıl akıp geçiyor anlamıyorsun zaten bu manzara karşısında. Sosyal sorunların manzarası ise ayrı etkiliyor insanı. Herşeye rağmen Doğunun insanı sıcak kanlı. Oturdukları evlerin ya da dükkanların önündeki küçük taburelerden selam veriyorlar yanlarından her geçişimizde. Kaldırımlarda, iç avlularda, kahvelerde, meydanlarda kursi denilen küçük hasır iskemlelerinde dinleniyoruz bizde bol bol. Muhabbetlerine ortak oluyoruz. Soru çok yok onlarda hep nereden geldiğimiz ne iş yaptığımızla ilgili.. Bende ise soru çok kaldırmazlarsa beni saatlerce konuşacak konu bulabilirim. Onlarca soru sorabilirim. Ama sokaklar, binalar, görülecek yerler bizi bekliyor.
Mar Petyun Keldani Kilisesi
Mar Petyun Keldani Kilisesi Diyarbakır Sürani Kadim Meryemana Kilisesini 3. yy.dan kalma olduğu ve güzel bir Roma kapısı olduğunu öğrendiğim için görmek istedik ama almadılar bizi içeri. Daha doğrusu çaldık çaldık kapıyı ama açan olmadı. İyi dedik bizde ne yapalım. Çok da meraklı değilim kilise gezmeye deyip başka bir kiliseye doğru yöneldik =)) Mar Petyun Keldani Kilisesinde bizi buyur ettiler içeri. Diyarbakırın şu an aktif iki kilisesinden biri. Keldaniler, Hıristiyanlığı kabul eden ilk topluluklardan biri. Şu an bu kilisenin cemaati sanırım 10 aile kadardı.
Gazi caddesi
Gazi caddesiydi sanırım bu caddenin ismi. İşlek bir caddeye benziyor. Sonraki durağım Hasanpaşa Hanıda bu caddenin üzerinde. Dağ kapıya yakın. Diyarbakır bir zamanlar tarihi ipek yolu üzerinde olduğu için burada da pek çok güzel hanlar yapılmış. Deliller Hanı, Hasan Paşa, Çiftehan ve Yeni Hanı mutlaka gezmek lazım. Hasanpaşa Han ise oldukça güzel restore edilmiş. Avlusunda oturabilir çayını kahveni içebilirsiniz. Avlunun ortasında sütunlu ve üstü kubbeli bir şadırvan var. İki katlı hanın ikinci katı kahveltı mekanı olarak nam salmış sanırım. Daha önce bahsettiğim kahvaltıcılarda burada. Hem üst katında hem de Diyarbakırda gelen biri mutlaka ama mutlaka bu hana uğramalı. Burası Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu, o zaman ki Diyarbakır Valisi Vezirzade Hasan Paşa tarafından yaptırılmış. İyi ki de yaptırmış bu hanı çok hoşuma gitti. Vakti zamanında burada 500 aygır barındırabilen ahırları ve çok güzel bir havuzu varmış. Soluklandım ve pek güzel dinlendim.
Hasan Paşa Hanı'ndan sonraki durak, hana çok yakın Diyarbakır'ın en ünlü camisi olan Ulu Cami. Ünlü olmasının sebebi Anadolunun en eski camisi olmasından ve aynı zamanda İslam aleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmesinden. Avluya girince dikdörtgen şeklinde avlusu ve kare mineresi bizi karşılıyor. Kara taştan yapılmış. Diyarbakırda çoğu eski eser kara taş denilen bir taş kullanılarak yapılmış. Etkiliyici ve değişik. 639 yılında İslam orduları Diyarbakır'ı feth edince, ildeki en büyük Hristiyan tapınağı olan Mar-Tama kilisesinin camiye çevrilmesiyle kurulmuş. Baktığında ilk etapta yapısındaki kilise havasını hissediyorsun zaten. Duvarlarında bir çok uygarlığın kitabesi varmış.
cahit sıtkı tarancı evi Ulu Cami'nin arkasında. Ya da oralarda bir yerlerde demeliyim. Ulu camiye daracık daracık sokaklardan geçip girdiğimizden çıkıştada aynen yol aldığımızdan önümü arkasımı anlamadım. Diyarbakır evlerini en güzel şekilde yansıtabilecek iki evden biri Cahit Sıtkı Tarancı evi diğeri ise yine müzeye dönüştürülen Ziya Gökalp evi. İkisini birden gezmeye gerek olmadığını düşünüp ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancının evini seçtik. 1723 yılında yapılmış ev yani 288 yıllık. Valla hiç o kadar eski görünmüyordu ne yalan diyeyim. Sanırım Mutfak banyo kiler gibi yerler haricinde kullanım için 14 oda vardı.
Ev gerçekten çok güzel. Bir kere çok büyük. Kara şeklinde ince uzun bir ev. Karenin ortası büyükçe bir avlu. Evin dört tarafınında bütün cepheleri bu iç avluya bakıyor. Dışarıya kapalı bir ev olması çok hoşuma gitti nedense. Dört mevsim için dört bölümmüş. Etrafıma bakındım ve nasıl yani dedim ev halkı üç ayda bir taşınıyormuydu?? Evet aynen öyle yani. Güneşi alış açısına göre evler dizayn edilip yazlık kışlık baharlık bölümler olarak kullanılıyor. Yazın kuzey bölümde, kışın güney, ilkbahar doğu, sonbahar mevsiminde de batı cephesinde yaşarlarmış. Diyarbakırın sosyal yaşamını çok güzel gözler önüne seren bir ev. Ayrıca Cahit Sıtkının kitapları, el yazıları, eşyaları, mektupları sergileniyor.
Kaburgalar ise tane tane pişirilmiş pilavın üzerinde kemikli olarak geldi. Hemen yanımızda bir güzel kemikleri etlerinden ayırıp servise hazır hale getirdiler. Bu kısmı seyrederken aç değilseniz bile beyniniz midenize bir kaç sinyal gönderiyor ve acıkıyorsunuz. Güzel miydi evet gayet güzel idi. Lezzetliydi. Etler ağzında lime lime dağılıyordu. İki kişiye koca tepsi çok gelir dedik ama gelmedi. Doyduğumuz halde damağımız bu keyfi biraz daha sürdürsün diye yemeye devam ettik. 47
Yol ayrımına geldiğimizde Göksel kaptan sorar. -"Nereye gidiyoruz sağ mı sol mu?" -"Sağda ne var sol da ne var??" -"Elmas çabuk karar ver yol ayrımı geliyor" -"Ya dur haritaya bakayım yok olmadı dur tabelada ne yazıyor okuyayım?".....Ana!! Şanlıurfa yazıyor sen beni geri dönüş yoluna sokacaksın dimi.. Olmaz kır çabuk sağa....." -"Nereye gidiyoruz" -"Eeee!!??" Ben giderim yol gider, ben giderim yol gider kaptanınız Elmas sizlere hayırlı yolculuklar diler..
|






“Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin,” diyor Necip Fasıl. Gidiyoruz biz de durmaksızın. Gönül yeterki istesin gidilecek yol bitmez. Göz yeterki görmek istesin görülecek yer bitmez..










































