Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Gaziantep |
|
|
|
| Pazar, 19 Eylül 2010 16:21 | |
|
Yorulduğumu hissettim şu günlerde; sürekli Akdeniz ve Ege'den bahsetmek, deniz - güneş - mağara demekten bahsediyorum. Baktım ki bir heyecan var içimde kıpır kıpır.. Doğu'yu yazmak, orada karşılaştığım insanlardan, insanı büyüleyen gizeminden, arka sokaklarından, eteklerimden ayrılmayan çocuklarından, bakır ustalarından, alışveriş yaptığım çarşılarından bahsetmek istiyorum bu sefer. Aslında yazmak ve yazdığım yerleri yeniden hissetmek istiyorum. Özleniyor diyorlardı ama bana pek inandırıcı gelmiyordu.. Özleniyormuş gerçektende.. "Bir daha, bir daha gitsem keşke" deniyormuş. Her şeyi ile büyüleyiciymiş Güneydoğu... Yol boyu hayal kuruyorum. Bir yandan etrafımı seyredip, bir yandan da göz ucuyla notlarımı okumaya devam ediyorum. Kendimi ilk durağımıza hazırlıyorum. Gaziantep'e. Bir yandan plan yapıyorum.. Kilis'e gitmek istiyorum aslında Ravanda kalesini görmek, sonra Yesemek Açık hava Heykel Atelyesi var.. Görmeden olur mu? Dülük var, Tilmen Höyük var, Halfeti var Ahh Rum kale ... Göksel'den itiraz yükseliyor hemen "daha Gaziantep'in çevresini sayıyorsun, içine gir içine" Doğru.. Eski evler, bakırlar, sedefler...Göksel "çarşılar" diyor.. "O çarşılara girince seni nasıl çıkaracağım oradan".. gülüyorum... ya kebaplar, baklavalar, yuvalamalar... "Yollar ne kadar düzgün" diyorum Göksel'e. "Biz arabayı vursak mı bu yollara. Yollar nasıldır acaba?" diye düşünürken otoban gibi harika yollarda dümdüz ilerliyoruz. Manzara, gezilerde aşina olduğumuz manzaranın dışında olduğu için gözlerimiz hep çevrede. Bir kareyi bile atlamak istemiyor adeta. Derken Gaziantep tabelasına ilişiyor gözlerimiz. Geldik, Vallahi de geldik. Pek heyecanlıyım, radyoda çalmaya başlayan "küt küt atıyor kalbim" şarkısı adeta duygularıma tercüman oluyor.
Gaziantep'e girdiğimizde ise bir şok dalgası kaplıyor bedenimi. Şaşkın gözlerle etrafımı seyrediyorum.. Bu nedir, bu nasıl şehirdir.. Etrafımda bir keşmekeş, ne kadar farklı sokaklar caddeler dükkanlar. Arabayla uzun bir tur attıyoruz önce Antepin lüks mağazalar ve çok katlı binalarla dolu caddelerinde. Buraya mı derlerdi doğunun İstanbulu diye? İstanbul halt yemiş buranın yanında. Yok böyle bir şey. Şaşkınlığımı uzun müddet atamıyorum üzerimden. Mağazalara, insanlara baktıkça şaşkınlığım artıyor. Burası Gaziantep deyip deyip durduk kendi kendimize. Peki eski Gaziantep hani benim fotoğraflarını gördüğüm, bakırcılar çarşısı şalvarlı insanlar, başlarında poşular. (poşumu deniyerdi onlara yeah biri bana yardım etsin) nerede onlar. Sabah beri neyi okuyorum ben arabada. Bir an yüreğimin sıkıştığını hissettim. Yol boyu o çorak topraklar başladığında kendimi bambaşka bir dünyayı keşfedeceğim beklerken birden İstanbul gibi bir modern şehirde buldum. Uzun süre de Göksel kıskançlığımı anlattı durdu herkese. “Ya inanmıyorum şuraya bak bu mağaza Marmariste bile yok” deyip durmuşum. Güzel yolların, kaldırımların, binaların arasında geziniyoruz.. "Lütfen, eski yeninin içinde kaybolmuş olmasın" diye mırıldanıyorum bir yandan. Turumuz bitince "önce nereye gidelim?" diyor Göksel. "Kaleye mi yoksa müzeye mi?" Elimde Burak'ın bana gönderdiği Gaziantep notları var. En büyük yol göstericim kendi deneyimini paylaşan arkadaşımın bu notları oldu. "Müzeden" diyorum hemen. Gezmeye, tarihini öğrenmekle başlayalım.
Burak'ın tarifiyle Stadyumu bulup müzeye giriyoruz. Daha girer girmez beni karşılayan mozaiklerle yüzümde tebessümler açmaya başlıyor. Burasını dünyanın en büyük mozaik müzesi olduğunu biliyorum ama bir anda kapıda beni karşılayan Theonoe’nin mozaiğini görünce mutluluktan uçuyorum. Anlıyorum ki mitolojinin sayfalarını çevireceğim yine ve antik çağda bir tur atacağım.
Tabi ki kaybettim kendimi... güzelliğini anlatmak için sadece muhteşem kelimesini kullanabildiğim müzede dolaşırken. Mozaiklerin güzelliği nefes kesiyor. Hele yanında mozaiğin birde hikayesi anlatılmıyor mu? Önce seyret sonra oku ve sonra yeniden seyret...Ahh! beni tanıyanlar bilirler benim mitoloji merakımı..Ne hale geldiğimi söylememe gerek yok heralde. Henüz aşkı tanımadan hiç kimseyle evlenmeyeceği yönünde bekaret yemini eden, fakat bir ayinde gözgöze geldiği Metioks'a aşık olan ama yine de yeminini bozmayan Parthenopenin resmedildiği mozaiği mi istersiniz, yoksa çapkınlar çapkını Zeus'un menekşe gözlü, güzeller güzeli Anteope'nin kırlarda dolaştığı bir gün çapkınlık yapacak ya karısı Hera'da yok nasılsa, kırların efendisi Satyros kılığına girerek Anteope'yi baştan çıkartıp saldırmasının resmedildiği mozaiği mi. Ve tabi ki Europa'nın hikayesi eksik olur mu... Zamanında Zeus'un sevgisini kazandığı için ismi bir kıtaya da verilen Europa'nın kaçırılış hikayesi.. Bu Zeus'ta Tanrıların Tanrısı olacak güya. Görün artık hanımlar beyler bazı gerçekleri kabul etmeli. Taaa Antik Çağda bile erkekler, baş tanrı bile olsanız karısından korkuyormuş. Öyle ki çapkınlık yapmak için korkusundan Boğa kılığına girip Europa'yı kaçırmış.
Zeugma, Zeugma... Türkçe için söylenmesi ne kadar zor bir kelime. Yine de gelmişken ünlü ve bir anlamda Zeugma'nın sembolu haline gelmiş "Çingene Kızı" Gaia ile bir hatıra resmi çektirmeden gitmek olmaz. Bu resme ne zaman baksam, 1985 yılında National Geographic dergisine kapak olan ve geniş kitlelerce tanınan Peştun kökenli Afgan kızı Şarbat Gula'yı hatırlarım. Her ikisinde de hayatın anlamını bir çırpıda özetleyiveren bir çift göz. Birinde korku ve yarının ne getireceğinin belirsizliği, diğerinde ise biraz hüzün, biraz masumiyet ile bakan kişiyi süzen gözler. Ne tarafa giderseniz gidin sizi takip eden anlamlı güzel gözler. Eğer bir gün giderseniz sizin de Gaia ile uzun uzun karşılıklı bakışacağınıza eminim. O size bakar siz ona, öylece kalırsınız bir süre. Önce onu sorgular kimdi, nasıl yaşadı derken sonra kendinizi sorgulamaya, yaşamda neredeyim, ömrümde kaç yıl kaldı demeye kadar getirirsiniz. Dönemin ustasını tebrik etmek gerek. Resimlerde bile bu tür bir duyguyu tuvale dökmek zorken, o mozaik tonları ile bunu başarmış. İnsanların işine verdiği önem, ticari kaygılardan ziyade sanat adına bir şeyler yapma isteğinin bir güzel örneği daha işte.
Eski Tunç Çağı Bakmayın sırf mozaikleri anlattığıma... Elbette ki müze sadece mozaiklerden oluşmuyor. Kabuklu deniz canlıları, kabuklu yumuşakçalar ile yaprak fosillerden oluşan tabiat tarihi vitrinleri, (deniz canlılarının fosili Gaziantep'in kuzeyindeki bir vadide bulunmuş. Yani bir zamanlar deniz olan bölgede.) mamut iskeleti ve insanoğlunun ilk izlerini yansıtan 600.000 yıl öncesine ait (fazla sıfır yok altıyüzbin) taş aletlerin sergilendiği vitrinler. Tunç çağı, Hitit, Asur eserleri uzun salonda sıralanıyor. Heykeller, kaplar neler ararsanız var. Hele bir Mars heykeli var ki, dünyada bilinen tek Mars heykeli olma özelliğini taşıyor.
Müzeden çıkar çıkmaz kendimizi eski Gaziantep'in bulunduğu mahallelere attık. Ayaklarım yere bastığında bir anlık da olsa gözlerimi kapıyor ve hayal kuruyorum. O an, o bir kaç saniyelik sessizlikte, İpek Yolun'da mola vermiş bir deve kervanının susamış bir yolcusuyum adeta. Gözlerimi açtığımda acaba Hititleri mi, yoksa Medleri mi göreceğim? Bu hayal aleminde kendimi, Evliya Çelebi'nin öğrencisi gibi hissediyorum. O da buraya 1641 ve 1671 yılları arasında iki kez gelmiş ve gördüklerini not etmiş. Şimdi ise sıra bende. Ondan daha şanslıyım ki ben sadece not etmekle kalmıyorum aynı zamanda bunları resimleyebiliyorum. Kim bilir belki de evime döndüğümde buralara olan hayranlığımı, özlemimi dindirmeme yardımcı olacak en büyük hazinem o fotoğraf kareleri olacak."Aaa bak orda şey var, evet şu konuştuğumuz yer burada işte, bak bak şurayı mutlaka çekmen gerek" beynim susamış bir resim çekme isteğiyle dolduğunda geliyorum. Gözlerimi açtığımda zaman tünelinden hızla sıyrılıp günümüze geliyorum. "Bre yürü Elmas, ne fethedilecek kal'aları, çarşıları, güzellikleri var buranın. Zaman kaybetme, kim tutar seni."
Kaleye doğru gidiyoruz... Şimdi Gaziantep'i biraz yüksekten seyretmek lazım. Kale, 6.000 yıllık bir höyük üzerine kurulmuş. Ayakta kalabilen en güzel kalelerden biri. İlk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapılmış bilinmez ama M.S. 2 ve 3'üncü yüzyıllarda kale ve çevresinden "Theban" diye bir kentin olduğu biliniyor. Kale kendi tarihini bir sır gibi saklıyor bizden. Bilinen tarihinde ise Roma döneminde gözetleme kulesi olarak kullanıldığı, zamanla el değiştirdikçe geliştirildiği biliniyor.
Kaleye çıkarken Kale içinde oluşturulan ve Antep savunmasına katılan kahramanların heykelleri karşıladı bizi. Bunları incelerken önce tuhaf geldi bana. Kalenin çok eski tarihi ve yakın tarihi simgeleyen geçmişi bir arada bağdaştıramadım. Ama sonra öğrendim ki kalenin içinde "Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması Müzesi" var. İkinci sürpriz ise kale bölümünün kapalı olması. Surlarına çıkamayacağımı öğrenince hiç olmazsa Kahramanlık Panoraması'nı izleyelim diyerek içeri girdik. Harika bir yer baştan söyleyeyim. Yakın tarihimiz rölyef ve kabartmalarla anca bu kadar güzel anlatılabilirdi. Çanakkale müzesinde de böyle bir şey yapmalılar bence. Kesinlikle ama kesinlikle hayranlık duyduğumu belirteyim.
I. Dünya savaşından sonra İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edilen Antep ve yöresi, gerçekten işte Türk budur dedirten, akıllara durgunluk veren bir savunma yapmış. "Gazi" ünvanını boşa almamış.
Hele Dokurcum Değirmeni olayı var ki tüylerimi diken diken etti. Şahin bey Fransız askerlerinin Antep'e girişini engellemek için şehir ve köylerden oluşturduğu çetelerle Kilis yolunda karargah kurmuş. Onların erzak ihtiyacını karşılamak için de 14-15 yaşlarında ki tam 14 çocuk 27 Mart günü Elmalı Sırtına hayvanlarla erzak getirmişler. Geceyi geçirmek için Dokurcum Değirmenine sığınmışlar. 28 Mart sabahı savaş başlayınca değirmene sıkışıp kalan çocuklar erzağı yerine götürememişler. Bu 14 çocuk kapıyı kapatıp arkasına yaslanarak beklemeye başlamışlar. Çocukları gören Fransızlar kapıyı zorlayıp içeri girmişler, silahsız 14 çocuğu dışarı çıkarıp ellerini bağlamış ve kurşuna dizmişler. Cansız bedenlerini süngüleyerek katletmişler. Günlerce süren çatışmaların sonucunda yorgun düşen Şahin bey ve çeteleri cephanesiz ve erzaksız kalınca da direnememişler, Şahin bey de şehit olmuş.
Kaleden çıkıp kale altında başlayan bakırı döven tokmakların seslerini dinleyerek yürümeye başlıyoruz. Bu ne güzelliktir böyle. İşte Antepi Antep yapan sesler, doku bunlar.. Dükkanlarının önüne çıkmış bakırlarını döven ustalar, sedef satıcıları her birine tek tek baka baka ilerliyoruz. "Bakırcılar çarşısı burası mı?" diye soruyorum ustamın birine. Hayır asıl daha ileride başlıyormuş. Müzeden aldığımız broşürleri incelerken Kültür yolunun haritasını inceliyorum. 18 han, 9 cami, 4 hamam, Mevlevihane, Bedestenler, arasalar, tarihi sokakları içine alan Kültür Yolunu izlemeye karar veriyoruz. Eğer Gaziantep'i gezmek istiyorsanız bu haritayı mutlaka edinin derim ben.
Eskiden antep evlerinde, tandır olarak adlandırılan, odanın ortasında gömme bir taş ocak olurmuş. Bu taş ocağın içinde közler bulunurmuş üzeri de bir kürsü konurmuş. Onün üzerine örtülen geniş bir yorgandan oluşan bir ısınma sisteminden bahsediyorum ben. Közün sıcağıyla ısınan yorganı üzerlerine örterek ısınırlarmış. Düşünsenize tüm aile bir yorganın altında bir yandan ısınıyor bir yandanda anlatılan hikayeler dinleniyor.. Mısır mı patlatsak, kestane mi çevirsek, çerez mi atıştırsak da bu tandır keyfini tam manasıyla çıkarsak.
Sokaklar o kadar güzel ki keyifle yürüyoruz. Elimdeki gezi güzergahını boşveriyorum. Sokaklara dalalım diyoruz. Her sokağı adımlamak istiyorum, ara sokaklarda kaybolmak.. kendine özgün dokusunu hissetmek... Gizemli bir gezi olsun bu diyorum. Karşımıza ne çıkarsa yavaş yavaş sindire sindire gezelim... sohbet edelim insanlarla...
Ama en çok tabiki bakır ustalarına takılıyoruz. Hiç ayrılamıyoruz ki yanlarından.. Nasıl yapıyorsunuz, bu ne, ne işe yarar, neden böyle yapıyorsunuz, bunu ne kadar zamanda bitiriyorsunuz ... sorular bitmek bilmiyor. Her usta ayrı bir şevkle heyecanla anlatıyor verdiği emeği.. Konuştukça birşey alırken pazarlık yapmamaya söz veriyorum kendi kendime. (Yine dayanamayıp yaptım ama az yaptım.)
Göksel'le takılmış bir ustanın yanına fırçaladığının ne olduğu muhabbetini yaparken gözüm sokaktaki bir kapıya ve tabelasına takılıyor. Uzağı göremem ben, gözlükte inadına takmıyorum ufak ufak ne olduğunu öğrenmek için yaklaşıyorum. "Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi" gözlerim açılıyor yine kocaman kocaman. Aha!! mutfak müzesi bir kadın daha ne ister? Baktım Göksel hala muhabbette, aklım o muhabbette kalsa da yinede müze çekiyor beni. Ben buradayım diye işaret edip kendimi müzeye atıyorum.
Bu Gaziantep insanı ne kadar sıcak kanlı... Kapıdan girer girmez görevliler güleryüzleriyle karşılıyor beni. Aman aman burası çok eski tarihi bir bina. Hemen görevli yanıma gelip anlatmaya başlıyor. Daha içeri bile girmeden o kadar çok bilgi veriyor ki. Daha önce Gaziantep'e hiç gelmediğimi öğrenince de çıkışta mutlaka uğramam için tembihliyor beni. Müzede Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürü ile ilgili ne ararsan var. Eskiden kullanılan mutfak malzemeler, kab-kacaklar özel vitrinlerde sergileniyor bir kısmı iste eski tip tel kapaklı dolaplarda. Hani anneannelerimizin hatta onlardan da öncesinin büyük ninelerimizin evinde olan tel kapaklı dolaplarda. Yöreye özgü kıyafetler giymiş mankenlerle mutfak kültürüne ait canlandırmalar yapmışlar. Yuvalama yemeği yapanlar, kış gecelerinde eskiden tandır başında bastık, sucuk, ceviz vb yenilmesi ve içecek kültürünün tanıtılması amacıyla kahve-mırra pişirilmesi ve içilmesi konuları gibi unutulmaması gereken değerler canlandırılmış. Bu kadarla kalsa iyi.. Bir koku doluşuyor burnuma... Yemek kokusu... Takip ediyorum kokuyu beni bir mutfağa götürüyor. Ama gerçekten kullanılan bir mutfak bu. Koca bir tencere kaynıyor ocağın üzerinde. Ahçı tertemiz giyinmiş karıştırıyor yemeğini. "Allahhh yemek yemek" deyip ufak ufak yaklaşıyorum. Acaba ne pişiyor sorumun cevabı tabiki "Yuvalama" yöresel yemekleri tanıtmak için pişiriyorlarmış. Tamam ya zaten karnım aç ve ben daha önce hiç Yuvalama yememişim ama pişmesine daha bir saat var.. olsun ya ben oturup bekleyeceğim burada. Hiç problem değil. Yakında bir de Gaziantepin yöresel mutfağını öğretmek için kurslar açılacakmış. Şunu bir de online web üzerinden verseler de bizde faydalansak..Ahçının arkasında raflarda da torbalar var onları inceliyorum bir yandan. Bunların hepsi organik diye bilgi veriyor. Maş ve firik pirincini görünce hemen kapıveriyorum bir de organik malzemeden yapılmış Nar ekşisi çıkarmaz mı.. Göksel beni elimde torbalarla buluveriyor.. Burası tehlikeli olmaya başladı artık deyip kolumdan çeke çeke çıkarıyor. Çıkışta ben yine görevlilerin yanına gidiyorum. Nerelere gidelim muhabbeti yapıyoruz. Zeugmaya gitmeyin diyor oradaki bayan. Nasılsa çıkan mozaikleri görmüşüz artık orada bir şey kalmamış.. Bu tavsiyeyi dinleyip listeden Zeugma'yı çıkarıyoruz. Bize okuyalım diye şehir ile ilgili bir sürü dergiler veriyorlar ve tabiki tamamen yöresel yemek yiyebileceğimiz bir adres..
Hadi bakalım doğru yemek yemeye... Ama oraya gidene kadar yine dolaşmaya devam ettik tabi. İyice acık diyor Göksel. Yürürken hanlar dikkatimi çekiyor.. İnceoğlu hanı, gümrük hanı. Hanlar bana çok bakımsız geliyor nedense. 1800'lü yıllardan kalma bu hanlar restorasyondan sonra daha iyi kullanılır duruma getirilebilirdi aslında. Ama sonradan bazı hanların çok güzel restore edildiğini ve turizme kazandırıldığını gördük. Mesela 19 yüzyılın sonlarında yapılan "Şire Han" Gaziantep mutfağını tarihi bir ortamda tadabileceğiniz bir restoranta dönüştürülmüş. Bir de Tarihi Kır kahvesi vardı. Bakırcılardan bahsetmekten ondan bahsetmedim ama hemen kaleden çıkınca soluklanmak için harika bir tarihi dokuyu hissedebileceğiniz, yerel kahve kültürünü, yerel içeceklerden tadabileceğiniz bir mekan yapmışlar. Hanlar ve Kervansaraylar arasındaki farkı biliyor musunuz? Hanlar seyahat eden yolcuların, geceyi rahat ve emniyet içinde geçirebilmeleri için inşa edilmiş aynı zamanda hem misafirhane, hem de alışveriş yeri olan yapılardır. Hanların ticaret yolları üzerinde, araları bir günlük mesafede (30-40 km) inşa edilenlerine de kervansaray deniyor. Ben hep ipek yolu üzerinde bulunan kervansarayları gezdim.
Şimdi de sizi başka bir tarihi yere, bir bedestene götüreyim. Lütfen önden buyurunuz. Burası "Zincirli Bedesten". Şimdi elimi uzatıp kapısındaki prinç tokmağı çalıyorum. Ağır ağır açılıyor kapı iki yana. Bir zamanların muhteşem çarşısı canlılığı ile hala karşımda.. Dükkanlar yanyana sıralanmış tüm parıltılarıyla bana sesleniyor. Bakırcılar, gümüşçüler, baharatçılar, tesbihler, hediyelik eşyalar... 1781 den beri hala ayakta.. Girmeden dolaşmadan alışveriş yapmadan olur mu? Bedestenler eskiden hergün dua ile açılır ticarete öyle başlanırmış. Merak ettim şimdilerde dua edip açan var mıdır dükkanını.
Gezmek güzel de bir de şu sıcaklar olmasa.. Serinlemek için bir yer bakıyoruz kendimize ama her bakışımızda tarihi bir yer dikkatimizi çekiyor bir türlü oturamıyoruz.. En ilgimi çekenlerden biri de camilerin minareleri. Tam bir mimarlık şaheserleri bunlar. Neden günümüzde böyle işcilikler çıkarmıyorlar. Caminin avlusunda okul çantasını sırtına almış çocuklar.. Hemen etrafımıza dolanıyorlar. Boyayalım abla.. Ayaklarıma bakıyorum parmak arası terlik. Neresini boyayacaksın bunun??? Okul çantasının içinde bir kaç ay önce okul kitapları varken şimdi ayakkabı boyaları doluşmuş. Okul parası abla diyor. Serinlemek için caminin içine giriyorum. Ohh nasıl buz gibi anlatamam. Kadınlan bölümüne gidip oturdum. Etrafımda nasıl bir sessizlik. Huzur bu diyorum kendi kendime. Yanımda bir kadın uzanıvermiş yere uyukluyor. Göksel caminin içini incelerken ben oturduğum yerde gözlerimi kapatıp huzurun sessizliğiyle dinleniyorum. Bulunduğumuz cami Nuri Mehmet Paşa cami. Çantamdaki notlardan 1785 tarihli olduğu yazıyor.
Görülecek çok yer var Antep'de. Ama ben bakırcı ustalarını bırakıpta bir yere gidemiyorum ki. Büyülenmiş gibi onları izliyorum durmadan. Dar sokaklardaki bakır işlemelerinin, sedef kakmacalığın, sanat eseri değerindeki bakır tepsilerin seyrine doyum olmuyor. Ama en güzeli onları maharetli parmaklarıyla işleyen şekil veren ustaların bu bakırla yaptığı ahenkli dansı seyretmek.
İlk durak yerimiz köfteci kurt gibin açım.
Burak bize yemek yemek için İmam Çağdaş lokantasını önermişti ama baktık hem çok kalabalık hem de kebap çeşitlerinden başka birşey yok. Göksel ciğer istiyor ben de Ali Nazik ve Yuvarlama.. Bize Mutfak müzesindeki görevlilerin tarif ettiği Kırkayak parkını aramaya başlıyoruz. Sora sora Bağdat bulunurmuş bizde sonunda buluyoruz parkı. Gaziantep Evi yöresel yemerler sunuyor. Lokanta çok güzel dizayn edilmiş içine girince oldukça nostaljik bir görüntüsü var. Ama biz bahçesinde açık havada yemeyi tercih ettik. (http://www.gaziantepevi.com)
Yuvarlama, İçli Köfte, Ali Nazik, Lahmacun.. Analı kızlı alsam diye çok düşündüm, bir yandan kuru patlıcan dolmaları, simit kebabı da var menüde. Ama sonunda Ali Nazikte karar kıldım. Bu sıcaklarda en güzel bu gider. Ayranın servis şekline bayıldım bende hemen bu ayran kaselerinden alacağım. Yuvarlamanın tadına bayıldım zaten yoğurtlu her şeyi severim ben. Ali Nazik ise burada biraz daha farklıydı. Bıçak kıymasıyla yapılmış küçük kebaplarla sundular. Patlıcanı tam kıvamında ve lezzetliydi. Antakyada kıymalısını yerken, başka bir şehirde kuşbaşılısı gelmişti önüme.Yemeklerden sonra ikram edilen çay ne iyi gitti anlatamam.
Karnımızı doyurduk ya ben alışveriş peşinde yine çarşıya gitmeyi kafayı koydum. ama bugünlük son bir yer var görmek istediğim. Hadi onu da görelim diyoruz. Kendirli Kilise. Kentin ilk ermeni kilisesinin duvarlarında hala Kurtuluş savaşından kalma kurşun izleri var. Sabah kahvaltıya inerken gördüğüm izler sabahın ayazı ve sessizliği ile birleşip hüzünlendiriyor insanı.
Kilisenin Öğretmen evinin bahçesinde lokal olarak kullanıldığını görünce çok şaşırdım. Ama böyle bir tarihi binada yemek yemek de ayrı bir keyif verir heralde insana. Hazır gelmişken bahçede bir çay molası verdik tabi ki. Ama Göksel boş durmadı. Ben bir öğretmenevine bakayım deyip kayboldu. Akşam saati olmuş biz gezmekten daha kendimize kalacak yer ayarlamamışız =)) Normalde insanlar bir şehre gelirler önce kendilerine kalacak yer ayarlarlar sonra çıkarlar dolaşmaya dimi ama yok benim için böyle bir zaman kaybı çok. Ben direk kendimi şehrin güzelliklerine daldırmayı tercih edenlerdenim. Otel aramayla vakit kaybedeceğimize gezeriz fikrine en başta burun kıvarsamda Göksel suit odaları olduğunu öğrenince orada kalmaya karar verdik. Güneydoğu turumuzda öğretmenevlerini beğendiğimi söylemeliyim. Gaziantep ve Urfa'da geniş salonları, büyük yatakodaları ve tertemiz banyo örtülerine kadar pek çok oteli aratmayacak niteliğe sahipti. Odanın rahatlığını görünce günün yorgunluğunu biraz atalım akşama bir Antep turu yaparız dedik. Tabi biz alışmışız Marmaris gibi bir yerde saat 10'larda canlı bir şehir görmeye. Akşam saati dışarı çıktığımızda bir de ne görelim bomboş sokaklar. Ama daha hava bile doğrudürüst kararmadı diye hayıflansamda nafile bütün dükkanlar kapanmış. E hani ben alışveriş yapacaktım, hani ben baklava alacaktım. Bakırcılar çarşısı saat 6 da kepenklerini indiriyormuş. İnanamadım.
En sonunda açık bulduğum bir kaç baharatçıdan biraz baharat alışverişi yaptım. Antep fıstığı almadan olur mu.. Hem de tazesini bulmuşum. Pestiller, kuru biberler, patlıcanlar bunları sadece seyretmekle kalacak değilim. Zahter'e kadar ne bulursam paket yaptırdım. Yola çıkarken arabanın bagajını bu yüzden boş tutuyorum ben=)) Hele bir dükkanda tam muhabbet oldu. Bizim yapmadığımız usul tarhanalar gördüm. Kırmızı, tane tane olur ya tarhanalar burada daha beyaz ve yumruk büyüklüğünde parçalar halindeeydi. Alayım dedim ama ama özel bir pişirme şekli var mı diye sorma gafletinde bulundum. Tarif etti dükkan sahibi "suyu kaynatacağız içine tarhanaları atacağız pişireceğiz" Oradan taksici arkadaş laf attı "amma attın ha öyle tarhanamı pişer" Bir başkası kahkahalarla muhabbete girdi "Bir de satıyorsun senden aşçı olmaz" Başladılar mı aralarında tarhana nasıl pişer muhabbetine. Hepsi bana ayrı bir tarif veriyor. Tam bir cümbüş. Öyle değil böyle, böyle değil öyle. Koptum gülmekten. En sonunda dayanamadım baktım muhabbet bitmeyecek uzadıkça dükkanlar kapanamayacak bizim satıcıya da yüklenen yüklenene "tamam ben kafama göre yaparım" deyip paketimi kaptığım gibi ayrıldım yanlarından. Ama ben uzaklaşırken onlar hala tartışmaya devam ediyorlardı. Yolda Göksel sordu "Anladın mı nasıl yapacağını" "Ben hepsinin tarifini birleştirir yeni bir çorba çıkarırım meydana" Bu arada baklava hayalim de bu akşamlık suya düşmüş oldu. Çarşıyı didik didik etme işini ve bakır alışverişini ertesi güne bıraktık. Çok uzun oldu farkındayım ayrıntıları yazmadan bir yazı hazırlayamıyorum ne yapayım. Şimdilik bu kadar devamı bir sonraki yazıda gelsin artık. Gaziantep yazısının devamı burada
|






Gaziantep, Urfa, Mardin, Midyat, Diyarbakır, Adıyaman... Güneydoğunun kendi içinde saklı, gizemli ve apayrı bir güzelliği var. Sürprizlerle dolu dağlar arasında giderken, alıştığımız o yeşillikler değil boş bakir taşlıklar, sarılar kahverengiler karşılıyor bizi... Bitmek bilmeyen yollar ilerliyor, ilerliyor... Deniz; yerini nehirlere, yeşiller sarılara bırakıyor. Önce şaşırtan modern şehirler sonra geçmişten günümüze geliş taş evler, manastırlar, kiliseler, kaleler kucaklıyor bizi.







































Şaka dedim Gaziantep'e gelip de köfte mi yenirmiş, onca kebap arasında. 





