Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Gaziantep Sokaklarında Yola Devam... |
|
|
|
| Pazar, 24 Ekim 2010 21:27 | |||
|
Geçmişi M.Ö. 4000'lere kadar dayanan Dünyanın en eski şehrindeyiz... Yanlış okumadınız, dünyanın bilinen en eski şehri Gaziantep... İlk uygarlıkların doğduğu, Mezopotamya ve Akdeniz arasında, tarihi İpek Yolu üzerinde kurulmuş olan bu şehir yüzlerce yılda neler gördü geçirdi... Bir kısmını tarihimizden biliyoruz ama ya bilmediklerimiz..."Çöl gelini" derlermiş bir zamanlar güzelliği nedeniyle ya da "Küçük Buhara" demişler alimlerinin çokluğu nedeniyle.. Evliya Çelibi bile "... cümle halkı şirin yediklerinden, şirin söylerler" demiş tatlı dillerine, güzel sözlü insanlarına ithafen... Hepsini hak ediyor bu şehir...
Bu modern şehir yer yer beton, yer yer tarihi dokusu korunmuş taş duvarlı binalarla çevrilmiş. Geçmişe duyulan minnet ve vefa her ne kadar korunmaya çalışılmışsa da modern mimari ve insanoğlunun şehirlere göçü, ardı sıra yaşanan kentsel gelişmişlik zamanla bunları da kaplamış, köşe bucak yerlere itmiş adeta. Kimbilir belki de kendi zamanının en modern binalarıydı bunlar. Her şehirde yaptığım gibi önce gözlerimi kapıyorum. Sonra derin bir nefes. Fazla ses karmaşasının olmadığı bir köşedeyim. Sonra bir nefes daha. Gittikçe uzaktan gelen motorlu araçların gürültüsü, bağışırlar bulanıklaşıyor. Farklı bir zaman boyutunda ayağımızn altındaki beton zemin yerini toprak zeminde bırakıyor. Hayalimin doruk noktasındayım, neredeyse yanımdan geçen eski at arabasını çeken yaşlı beygirin nefesini duyuyorum. Terlemiş yorulmuş ama vakur bir halde yükünü taşıyor. Çekiç sesleri, bakır dövmeye devam ediyor, şimdiki zamanla tek bağdaşan ses belki de. Bu şehirdeki ikinci günümüze erkenden kalkıp kendimi bakır alış-verişine bırakma hevesiyle hemen çarşıya yönelerek başlıyorum. Akşam erken sonra erdiği için gezdiğimiz ve gezmediğimiz yerleri inceleyip yeni bir plan yapma imkanım oldu. Görmek isteğim, merak ettiğim öyle çok yer var ki..Ama Gaziantep'te üç gün harcamayayım istiyorum çünkü rüyalarımın bir kısmını Halfeti oluşturuyor. Zaman kısıtlı..akşam saatlerinde Şanlıurfa'da olmam gerekiyor. Bu yüzden öğlene kadar yapılacak kısa bir gezintinin ardından hemen yola çıkmam gerekiyor. Hazır Zeugma'yı buralıların 'gitmeyin' tavsiyesi ile programdan çıkarmışım (yine de aklım kaldı bir şey olmasa da en azından görsemiydik ne???) ama her zaman programlar yapılsa da uyulacak diye bir şey yok değil mi?
Diyorum ya şuraya gidelim burayı görelim desek de Gaziantep burası. Her sokağa girdiğinde sarmalar seni. İlk hedefim alışverişten önce Göksel'in görmek istediği Gaziantep Vakıf Müzesi'ne yani Mevlevihane'ye uğramak.
Tekke Cami, Dünyada minaresi altından geçilen iki camiden biriymiş. Bir diğeri Diyarbakır'daymış. Ama bence (Diyarbakır'ı anlatırken sizlere de göstereceğim) Diyarbakır'daki Dört Ayaklı Cami ile bunun altından geçmenin pek alakası yok. Bir kere burada avluya girmek için minarenin altından geçmek zorundasınız, çünkü altı resmen yol ve giriş kapısı. Ama Diyarbakır'daki caminin minaresi sadece ayak üzerinde olduğu için bir insan geçebilir belki. Cami küçük, küçük olduğu kadar da güzel.
Mevlevihane'ye ise Tekke Caminin avlusundan giriliyor. Bu avluda iki tane selamlık binası var. Aslında burası bir külliye. Vakıf Müzesinde el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, hat levhalar, halılar, kilimler güzel dizayn edilmiş bölümlerde sergileniyor. Bina daha önce Mevlevihane olduğu için Mevlevi dervişleri de maketlerle canlandırmışlar.
Mevlevihane'yi gezdikten sonra çıkışta ben avludaki güvercinlerin peşine düşünce Göksel'de bize yardımcı olan görevliyle söyleyişiye daldı. Görevli bize "Pişirici Mescidi'ni görmeden gitmeyin, size çok değişik gelecek" deyince benim bir anda zihnimde şimşekler çakmaya başladı. Pişirici Mescidi=Pişirici Kasteli.. Bunlar yanyana olabilirler mi?? Elbette öyleler hem de bize sadece yürüme mesafesinde. Kasteller ile ilgili çok yazı okudum. Çünkü Gaziantep’te duyduğum bu kasteller ile başka bir yerde karşılaşmadım. Çok etkilendiğim için aldığım Gaziantep’e özgü bu su yapıları “suyun yer altında bölümlere ayrıldığı yer” anlamına geliyor. Antep’de su kaynakları yetersiz olduğu için su kıymetli. Bu yüzden insanlar buldukları su kaynaklarının sıcaktan buharlaşmasını veya başka bir yolla kaybolmasını engellemek için yer altında LİVAS denilen kanallar açmışlar ve suyu belirli bir merkezde toplamışlar. Bu kanallar genelde şehrin önemli yerlerinden ve camilerin altından geçirilirmiş. Evlerde yapılırken Livas üzerinde yapılmasına önem verilirmiş. Böylece evlerden bu kanallara kuyular açılır ve hem evin su ihtiyacı hem de yazın sıcaktan bozulacak olan erzağı sarkıtarak bozulmaması için kullanılırmış. Yani 1200 lü yılların buzdolapları diyebiliriz. Genel olarak bu Livaslar cami altlarından geçtiklerini söylemiştim. Yol hizasından merdivenlerle inilen(30-40 merdiven var) içinde tuvaleti, yıkanma yeri, abdest alma yeri, dinlenme yeri bulunan mağara gibi boşluklar oluşturulurmuş. İşte buraya KASTEL deniliyor.
Biraz araştırmayla Pişirici Kastelini bulduk. Merdivenlerden aşağı inmemle birden hava serinledi. Sıcak yaz aylarında nasıl güzel geldi anlatamam. Şu anda bilinen en eski kastellerden birisindeyiz. Ortada bir havuz şırıl şırıl akıyor. Bu havuzun yüzyıllardır böyle aktığını düşünebiliyormusunuz. Kaç kişi benim gibi bu serinlikte gözlerini kapatıp bu eşsiz dinginliği dinlemiştir acaba... Bakıp geçemiyorum bir türlü... Gözlerimi her kapatışımda bir köşede sıcaktan kaçıp dinlenen adamları, çamaşırını yıkamaya çalışan kadınları, annesinin eteğini çekiştiren çocukların seslerini duyuyorum...
Yaklaşık 727 yıl önce yapılmış Kastel ilk yapıldığı haliyle kendini korumuş. Dinlenme bölümünde masalar atılmış akan suların sesiyle serin serin oturuyorsunuz. İnsanın dışarı sıcak havaya çıkası gelmiyor. Bir köşede semaverden dumanlar çıkıyor. Bir zamanlar tuvalet ve banyo olarak kullanıldığını bildiğim için pek çay içesim gelmedi. Göksel halime gülüp o yüzlerce yıl önceydi dese de ben gördüm ya o tuvaletleri biliyorum ya zamanında ne için kullanıldığını bana yeter. Psikolojik etki işte.
Alışveriş mi dedim tabi ki gideceğiz de biraz daha dar sokaklarda geze geze gideriz... Eski Gaziantepin mahallelerine baktığımızda daracık sokaklarda yüksek, birbirine bitişik nizam sırtsırta vermiş evler insanı geçmişin derinliklerine sürükleyen özgünlüğünü hala koruyor. Yazın sıcaklarda bu darlık yüzünden güneş doğru dürüst girememiş, kışın ise rüzgar etkilememiş bu birliktelik yüzünden. Böylece korumuş bu evler içlerinde barındırdıkları sahiplerini.. Güneş gölge oyunu oynamış üstlerinde.
Evlere dikkat ettiniz mi hiç. Hiç birinci katlarında pencere yok. Hepsi avlularına bakarmış. Avlu önemli bizim toplumumuzda. Mahremiyeti gizlemişler böylece. Özeli, ev yaşamını gizlemişler. Pencerelerin üstlerinde ‘kuş tağası” denilen bölümler varmış. Burası evin havalandırmasını sağlıyor hem de kuşların güvercinlerin barınağı oluyormuş. Neden bilmiyorum ama eski şehirleri özlüyorum, orada olmak, bir köşede oturup suya sabuna dokunmadan seyretmek. Ben de buradayım diye seslenek varken, susuvermek. Giysilerin özenle ve el emeği ile işlenmiş nakışları, duvarcı, bakırcı ustaların sanatlarının adeta imzasını atar gibi işlerine kendilerini vermeleri, dostluğun daha gerçek olduğu anlar. Evleri, o duvarlar ardındaki yaşamları merak ediyorum. O zamanlar neler düşündüler, ne sevinçler yaşadılar ne acılar çektiler... Şu çatısı nispeten düzgün evden çıkan gelin, şu yanıbaşımda yerde oturmuş kuma birşeyler çiziktiren sandaleti yırtılmış küçük çocuk acaba ne geçiriyor akından. Elektronik ve teknolojiden eser yok. Bütün gün çalış eve gel, kendil ışığında bir yemek sonra uyku. Ertesi gün değişmeyen çalışma ortamı hep aynı. Ne bilgisayar var vaktinizi çalan, ne uykunuzu bölecek bir cep telefonu. Ne güzel masallar anlattı anneler, ne ince nağmeli ninniler duydu şu duvarlar kimbilir. Onlar mı şanslı bi biz mi...
Yavaş yavaş yol boyunca dizilmiş dükkanlardan burnumuzu kokular sarmalamaya başlıyor. Bazen sıcak pide, acılı lahmacun bazen ise cartlak kebabı yada kebap kokusu oluyor bu. Sonra bir anda baharat kokusu karışıyor bunlara. Kurutmalık biberler, kabaklar göz dolduruyor asıldıkları tavanlardan ve biz nostaljiyle örtünmüş yürümeye devam.
Sonra bir binaya doğru çekeliyor beni Göksel.. Bina eski Antep evlerinden.. Restore edilmiş bir konağı gezeceğiz sanırken savaş müzesi olduğunu öğreniyorum. Kahramanlık müzesini gezdik ya yine benzer şeylerdir diye düşünerek giriyorum kapısından içeri. Bizi bir tabelada ki yazı karşılıyor önce. “Antep’i kurtaranların tek isteği vardı: “Binbir yokluk içinde, ilkel aletlerle yaptığımız barutu, topu, sahan bombasını, çekirdek ekmeğini unutmayın ki: gelecek kuşaklar vatan için neler yapılabilirmiş , nasıl ölünürmüş öğrensinler” Tüylerim diken diken oluyor bir anda. Ürperiyorum . Çünkü Antep gerçekten gazi olan bir şehir, gerçekten çok büyük kahramanlıkların, fedakarlıkların yapıldığı bir şehir. Bir önceki yazımda Kahramanlık müzesini anlatırken size, anlatacak öyle çok şey vardı ki sıkmak istemedim kimseyi. Ama savaş müzesini anlatırken üstün körü birkaç şeye mutlaka değinmek istiyorum. Gaziantep Fransızlara yenilmemiş neye yenilmiş biliyor musunuz.AÇLIĞA.. Evet yanlış duymadınız açlıktan teslim olmuş bütün şehir. Ayıntap’da daha Kurtuluş Savaşı başlamadan işgalci Fransızlara karşı başkaldırı olmuş. Ayıntaplılar Fransızları şehirlerine sokmamışlar. İlk ayaklanma da (Gaziantep’e giderseniz adını çok sık duyacağınız (Şehit) Kamil ve annesi yolda yürürken sarhoş Fransız askerlerinin annesine sarkıntılık etmesine karşı çıkan 10 yaşındaki Kamilin süngüyle oracakta şehit edilmesi halkı ayaklandırır. Fransızlar şehir dışına itilir. Fransızlara takviye kuvvetler gelir. Onları Kilis yolunda Şahinbey ve adamları, Maraş yolunda ise Karayılan ve çetesi şiddetli çarpışmalarla engellemişler. Ama takviye kuvvetlerle Karayılan ve Şahinbey öldürülürler. Üstelik Ermeniler hainlik yapsalar da Ayıntap yine de teslim olmaz. Direnir de direnir.. Nereye kadar.. tabiki ölüme kadar. Ayıntap dışarıdan hiç yardım alamıyormuş. Şehirde yiyecek hiçbir şey kalmamış. Kendi silahlarını bile kendileri yapmışlar. Buğday, arpa, üzüm, fıstık şehirde ne varsa hepsi bitmiş. Siperdeki çetelerde, 25 bine yakın Antep’lide açlıkla karşı karşıya kalmışlar. İnsanlar bir deri bir kemik... Çetelere günde 300 gr. Halka da 150 gr. ekmek veriliyormuş. Ekmek dediğimiz, acı badem çekirdiğinden yapılan, ekmeğe hiç benzemeyen siyah, yumurta büyüklüğünde bir şeymiş. Siperde nöbet bekleyen ere verilen ekmek bir kediyi bile doyurmazmış ama ne fayda.. Erat bu ekmekten yavaş yavaş zehirlenmeye başlamış. 40-50 kişi ölmüş. Doktorlar yenilmemesi gerektiğine dair rapor verselerde aç olan herkes zehirleneceğini bile bile yiyormuş. Çünkü acı badem çekirdeğinden yapılan ekmekte oksisiyanür vardı. Ama “açlıktan öleceğimize zehirlenerek ölürüz daha iyi” demişler ve yemişler ve en sonunda Ayıntap açlıktan dolayı teslim oldu.
Anlatacaklarım sadece bu kadar değil. Dedim ya dışarıdan hiç yardım alamıyordu Ayıntap. Neler yapmadılar ki. Fransız askerlerini korkutmak amacıyla çevirdiğinde makineli tüfek sesi çıkaran ‘Tak Tak” kullanmışlar.. artık öyle bir yokluk olmuş ki halk bakır yemek kaplarıyla "Sahan topları” yapıp Ermeni siperlerine atmışlar.. İşte bunların her birini Şahin Bey savaş müzesinde sergilenenler arasında görebilirsiniz. Evin içindeki bütün sergileri teker teker yüreğimizde burkulmayla izledikten sonra Göksel beni bir alt kata doğru yönlendirdi. "En fazla bodrum katı kilerdir" diye düşünürken gördüğüm manzara karşısında gözlerime inanamadım. Girdiğimiz yer resmen bir mağaraydı..
Savaş zamanında Antep evlerinin bazılarının altında yer alan ve milli mücadele esnasında geçiş olarak kullanılan, saklanılan, cephane-erzak hazırlanan mağaralardan biri vardı bu evin altında. Öyle küçük bir mağaradan bahsetmiyorum salonlar halinde oldukça büyük bir alan burası ve bütün bölümlerinde de mankenlerle o dönemi canlandırmışlar. Tüylerim bir kez daha diken diken oldu. Ürperdiğimi hissettim. Mağaranın içinde bir kaç tur attım. Hatta Göksel çıktı ama ben bırakamadım dolaşmaya devam ettim. Hey gidi Türk milleti.. Sen neler yaşadın neler gördün ne fedakarlıklar yaptın.. Bizi bu günlere nasıl getirdin. Cephelerden boş kovan ve fişek toplayan çocuklar mı ararsın, Tüfekçi Yusuf'un kendi gibi 100 kadar çocukla çalıştığı imalathaneyi mi, eşlerini kaybeden kadınların feryatlarını mı, omuz sırtında taşınan şehitlerimizin cenazelerini mi, Çello'nun Eminesinin halkı savaşa davet etmesini mi... Müzeden çok zor çıktım...
Bu da bahçede sergilenen savaş sırasında kullanılan Ramazan topu ve etrafındaki barış Güvercini. Yakışmışlar mı sizce birbirlerine..
Dar sokaklar kesme taş duvarlar, eski evlerin arasında dolaşırken camiler ve minareleri yine dikkatimizi çekiyor. .. Çok sayıda Türk İslam eseri mevcut. Mehmet Nuri Paşa Cami, Şeyh Fethullah Cami,Tahtani Cami, Alaüddevle Cami, Boyacı Cami, Şirvani Mehmet Efendi Cami say say bitmez.. Ne zaman sıcaktan bunalsam hemen bir camiye sığınıyorum.. Hem serinliyor hem de hayran hayran mimarisini seyrediyorum. Bir zamanlar ne kadar güzel yapıyorlarmış şimdiki camilerde böyle mimari yok. Baksanıza şu minarelerin güzelliğine hayranlık uyandırmıyor mu sizde de. Antepte bazı camilerin özellikleri var. Mesela gezdiğim halde farkını hala anlamadığım Şeyh Fethullah caminin mimari olarak dünya üzerinde eşi benzeri yapılmamış, Ömereyn cami ile ilgili halk arasında bir inanış var. Her yıl tabana doğru çöküyor ve tamamen çöktüğünde kıyamet kopacak, Boyacı caminin minberi alttan kızaklı ve caminin duvarına takılıp çıkarılabiliyor..
Şeyh Fethullah camine yöneliyoruz. Caminin girişinde çocuklar toplanmış Kuran kursu görüyorlar. Hepsi bana el sallıyor çeksene bizi diye. İlkokula giderken bizde böyle camiye giderdik. Eski anılarım geliyor gözümün önüne. Ne hikmetse yazlığa gittiğimizde bile oradaki cami beni beklerdi ama hep kaçardık dersten. Plaja gitmek varken camide ne işimiz var derdik. Buraya gelmemizin sebebi caminin arka bahçesindeki türbeler. Yukarıda bahsettiğim Gaziantep savunmasında şehit düşen Karayılan ın mezarı burada. Kara yılanla ilgili o kadar çok şey okuyunca birde mezarını ziyaret edelim dedik. Bir atasözü vardır bilirmisiniz. "Her deliğe elini sokma ya yılan çıkar ya çıyan." İşte bu sözün hikayesi camiye ismini veren Şeyh Fethullah'tan çıkmış. Hz.Ebubekir soyundan gelen Şeyh Fethullah hamam cami inşa ettirir. İşcilerin ücretini de oturduğu postun altından çıkarır verirmiş. Bunu gören bir işci onun bulunmadığı bir zamanda paraları almak için postun altını açar. Bir bakar bir yılan çöreklenmiş duruyor. Şeyh Fethullah da bu durumla karşılaşınca malum sözü söyler. “Her deliğe elini sokma ya yılan çıkar ya çıyan” Kara yılanın mezarını biraz ilerisinde bahçenin köşesinde de Şeyh Fethullahın türbesi var.
Aslında antep de çok fazla da türbe olması dikkatimi çekiyor. Mesela Hz. Musa’nın yeğeni olan Hz. Yuşa Peygamber’in türbesi burada. Bir sokağın başında küçücük oda gibi kalmış bu türbe. (Bu arada Yuşa peygamber türbesi İstanbulda da vardı sanki?? Yanlış mı?) Hz. Muhammed’in peygamberlik mührünü görüp öpen Hz. Ökkeşiye, günümüzde Dülükbaba olarak bilinen Davud-u Ejder, Pirsefa, Said İbn-i Ebu Vakkas, halk arasında Karaçomak olarak bilinen zat şu an türbelerinin bulunduğu yerlerde zamanında şehit düşmüşler. Bir zamanlar bölgeyi fethe gelen İslam Ordularının Komutanları Halife Hz. Ömer’e Antep’in korunması için şehrin surlarla çevrilmesini önerdiğinde, Halife Hz. Ömer bölgede şehit düşen bu şahısları kastederek “Antep surlarla çevrilmiştir” demiştir. Nesimi, Hacıbaba, Şeyh Fethullah, Alibaba, Kurbanbaba ve daha birçok türbeyle Gaziantep tam bir evliyalar şehri haline gelmiş.
Saat geç oldu hem karnım acıktı hem de hala alışveriş yapmadım. Güya sabahın köründe alışveriş için yollara düşmüştüm. Bu saatlerde ben çoktannn Şanlıurfada olacaktım. Ama her gittiğimiz yerde bize gidelecek görülecek bir yer tavsiye ettiler ve biz hala gezmekten vazgeçemedik. Yaşlı bir teyze geliyor bana doğru köprünün içinden. Gözlerinde hüzün, yüzünde yorgunluk okunuyor. O da sanki bizim yaklaşmamızı bekliyormuş durduruverdi köprü dibinde. "Hadi gel biraz nefeslen iki lafın belini kıralım" dedik. Teyzem pek konuşkandı anlattı da anlattı hastalığını.. ilaç almaya gidiyormuş eczaneye onunda parasını istemeyi araya sıkıştırıverdi=))
Çekiç sesleri yükseliyor sokaklarda, onlar yükseldikçe bizde adımlarımızı hızlandırarak çekiç seslerini yakalamaya çalışıyoruz adeta. Çekicin o tok sesi mıknatıs gibi çekiyor beni. Semercisi, bakırcısı, elekçisi hepsi harıl harıl çalışıyorlar. Yollar bitmedi ama bizim dermanımız bitti artık. Midem ise isyanlarda artık. Burada olupca doğal olarak kebap peşinde koşturuluyor. İki günde o kadar enerji harcadık ki geri almamız lazım. Bu arada belirteyim Güneydoğu Anadolu gezintimizde yediğimiz yemekler bana yol, su elektrik olarak geri döndü. 4 kilocuk sadece. Şimdilerde hala bu gezide yediklerimi hazım etmeye çalışıyorum =))
Denemek istediğim çok şey olsa da Burağın tavsiye ettiği Nohutlu dürümü denemeden gitmek istemiyorum. Bu yüzden sokak sokak aradım. Gerçi yanlış izlenim vermeyeyim her sokakta var zaten bir nohut dürümcü. Ama Göksel kebap yiyeceğinden bir birine yakın iki yer bulmamız gerekiyordu. En sonunda gözüme kestirdiğim bir yerde sardırıverdim. Yanında buz gibi de ayran ikram ettiler. Değişik bir deneyimdi. Nohut yemeği sevenlerin hoşlanacağını düşündüğüm bir tat. Nohutlar haşlandıktan sonra irice ezilmiş, baharatla tatlandırılmış ve salata ile dürüm yapılmış. Gaziantep’e gelmişken değişik ve yöresel tatlardan hoşlananlar için Menengiç kahvesi, Zahter çayı, Urmu dutu şerbeti, Meyan kökü şerbetini denemeyi unutmayın dedim.
Karnımı doyurdum ya artık keyfim yerinde. Sabahtan beri bir türlü giremediğim bakırcılar çarşısına kendimi attım. Göksel ben gezineyim bari iki saate seni alırım deyip ortadan kayboldu. Bende rahat rahat gezip kendimi bu harika şeyler arasında kaybettim. Bakır kahve takımlarından, tepsilere, fıstık kırıcıdan, sahanlara, gerebiç kalıplarına kadar her şeye el attım. Bana kalsa daha alacak çok şeyim vardı ama iki saat nasıl geçti anlamadım.
Bu sefer de geldiğimden beri yiyemediğim baklavanın peşine düştük.. Bir kahvede oturmuş bey amcanın yanına gidip internette sürekli tavsiye edilen Güloğlunu sorduk. Baktım amcam göbekli, enseli, gıdısı bol.. bu damağına düşkün belli, iyisi mi tavsiye alayım diye düşünüp en şirin halimi takındım ve “Amca amca söyle bana en iyi baklava neresi yapar bu memlekette” diye soruverdim. “Sen eğer en iyi baklavayı yemek istiyorsan Zeki İnal'a gideceksin” dedi. Güloğlu’nu ise ilk üçe koydu. Eyvallah dedik doğru Zeki İnal'ın yerine. Ohoo biz girmişiz baklavacıya bu işin püf noktalarını öğrenmez miyiz? Bülent beydi sanırım ismi oturduk muhabbet ettik epey. Bize kullandıları fıstıkları gösterdiler. Şimdilerde baklava yapımıyla çok oynuyorlarmış, katkı maddeleri kullanıyorlarmış. Ayrıntılarıyla bize baklavaların arasındaki farkları ve nasıl yapıldıklarını anlattı. Babadan oğula gelivermiş bu meslek. Bu arada söyleyeyim baklavası gerçekten nefisti. Kıyır kıyır damağımda dağılıp enfes bir tatla birlikte hiç yakmadan boğazımdan kayıyordu. Şöbiyetinin üstüne şöbiyet tanımıyorum hala. Bu farkı yaratan nedir bilmiyorum unumu, ustası mı, fırını mı nedir?? Ben tadımlık herşeyden isterken Göksel cevizli baklavaya tav oldu yine. Ay ben bu adamı anlamıyorum fıstık şehrinde yapma bari =))) Akşam saatleri dar sokaklardaki evlerin duvarlarına vuran güneşin sarımsı ışıkları yerini yavaş yavaş kızıllığa bırakırken bizlerde en eski bestelerini çekiçleriyle çalmaya çalışan bakırcıları, yemenicileri, sedefçileri, saraçları, elekçileri, kavafları geride bırakmanın onlardan ayrılmanın burukluğuyla uzun yolumuza doğru devam ediyoruz. Gaziantep yazısının ilk bölümü için tıklayın
|






Tam Altıbin yıllık bir geçmiş.. Altıbin yıllık bir tarih.. Gaziantep, Antep, Ayıntap, Hantap, Entep, Aynıteba...









































