Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Şanlıurfa |
|
|
|
| Pazartesi, 29 Kasım 2010 20:32 | |||
|
Şanlıurfa'da kendimce hayal ettiğim çok şey var. Balıklı Gölü görmek, kalesine tırmanmak, Menengiç ve Mırra Kahvesi içmek ve tabi ne yapıp edip sıra gecesine katılmak... Ama bunların arasında en önemlisi üç-dört yıldır görmediğim eski dostlarımı da görme imkanını yakalayabilmek.
Bir Güneydoğu Anadolu gezisi yapmak aslında Çanakkale’de çalışırken aklıma gelmişti. İş gereği haliyle geçici sürelerle çalıştığımız arkadaşlarımız oluyor. Türkiye'nin çeşitli şehirlerinden yanımıza gelen bu arkadaşların bazıları ile yıllar geçse de kurulan dostluğu koparmamaya gibi şansınız oluyor. Yanılmıyorsam yıl 2008'di. Yine kısa bir süre birlikte çalıştığım Samet AKDEMİR o zamanki her sohbetimizde memleketini anlatıp dururdu. Çalıştığı şantiyeleri o sırada Batman-Hasankeyf’te baraj çalışmaları yapıyordu. Samet ise sürekli “abla bak sular altında kalacak lütfen baraj çalışması bitmeden görmelisin” diyerek buraları görmem için ısrar edip dururdu. Daha sonra Samet’le iş yerinde yollarımız ayrıldı. O memleketine, işinin başına döndü ama her yıl birkaç kez arayıp aynı daveti yenilemeyi de ihmal etmedi. Ne şanslıyım ki Hasankeyf ve Güneydoğu turunu aklıma sokan ve yollara düşmemize sebep olan aynı Samet, arkadaşıyla birlikte bizi orada, Şanlıurfa'da karşıladı. Gezimin en güzel yanlarından biri de zaten; oturup eski anıları anlatmak, hoş sohbetler edip, “heyhat, ne günlerdi onlar” demekti. Şanlıurfa’da Samet ve arkadaşı, Batman-Hasankeyf’te ise Uğur bizi çok güzel ağırladılar (onu da anlatacağım inşallah) Bu taraflara gelmişken Adıyaman'da Burbur'la da görüşebilmeyi umuyordum ancak ben oradayken kendisi Antalya’da olduğu için görüşemedik. Safranbolu'ya kısmet artık.
Bu yazı nasıl desem, biraz tersten başladı. Gezdiğim sıraya uyarak anlatmaya başladığım için doğal olarak Şanlıurfa'ya ilk adımımızı attığımız anki gece manzarasıyla başladık. Evet, artık Şanlıurfa'dayız... Güzel bir akşam yemeğinden sonra hep anlatılan ve benim de merak ettiğim ünlü Balıklıgöl’e gittik. Manzaraya inanamadım, adeta aşık oldum. Işıklandırma altında öyle etkileyici görünüyor ki burada bir kıyıya oturup saatlerce bu manzarayı seyredebilirim. Loş ışıklandırmalar altında görmek, gündüz kalabalık haliyle görmekten çok daha etkileyici. Hem çok yoğun bir insan kalabalığı yok, hem de manzaradan gözlerinizi alamıyorsunuz. İyi ki dostlarım bu saatte görmem için ısrar etmişler.
Bu tarafta göl kenarını dantel gibi süsleyen Rızvaniye Camii ve eklentilerini, öbür ucunda ise Halil İbrahim Camii'ni seyretmek çok keyifli. Kendine has bir dokusu ve özel bir kokusu var buraların... Aslında pek anlatasım da yok, istiyorum sadece fotoğrafları yayınlayayım. Şu an uzun uzun seyrettiğim fotoğrafları... Bazen sadece resimleri sıralayarak, gördüğüm yerlerin büyüsünü hiç bozmadan ziyaretçilere sunmak istiyorum. O zaman benim yazılı yönlendirmelerimle değil, o an resme baktıklarında kendi hayallerine dalarlar gibime geliyor. Ama sonradan oraya gideceklere yol göstersin diye bir kaç satır karalamak da adetten olsa gerek. Boş veriyorum şimdi Balıklı Gölün hikayesini. Nasılsa gündüz de gezdim, aşağıda yine anlatırım. Gölde balıkları beslemek gerekliymiş. Biz de kenarda satılan yemlerden bir kaç kez alıp balıklara attık. Öğrendim ki bunu yaparken bir dilek tutup böyle atmam gerekiyormuş. Ben dilek tutmam. Dilek tutarım tutmasına da, yani dileği tutarken birşey yapmam. Mesela sırf bunun için balık beslemem, suya para atmam, bir ağaca çaput bağlamam. Göldeki balıklar kutsal sayıldığından onlara dokunmak ve avlamak yasak. Suyun huzru ve bol yem ile beslenen iri balıklar, su yüzeyine yakın halde salına salına dolaşıyorlar. Onları izlemek bile ruhunuza ayrı bir dinginlik veriyor.
Bilahare şehrin kalesine doğru ufaktan çıkalım dedik. Kale merdivenlerinin kenarında kafe tarzı onlarca yer var. Bir yanda akşamın karanlığında ışıklandırılmış kale manzarası, bir yanda ise aşağıdan görünen Şanlıurfa'nın manzarası. Gerçekten müthiş. Urfa, Urfa ey Urfa! sen ne güzel şehirmişsin böyle. Resimlerdeki gece olmasına rağmen renk cümbüşüne bir bakın hele...
Bir de bayıldığım mağara kafeler var oralarda. Sonra bir an duraladım. Kendi kendime "tam da kalenin altı, bir de yani böyle dinsel ve ruhani yönden manidar topraklar bu mağaralar hiç kafeye döndürülür mü?" dedim. Ama öğrendim ki mağaraların tarihi bir değeri yok. O zaman ki zevkle baktım etrafıma. Ne güzel bir fikir ve ne de keyifli bir ortam. Hele bir mağaranın içinde küçük bir odacık şeklinde bir bölüm vardı ki içine sadece bir yer masası kurmuşlar. Öyle ki sadece bir tek grup oturabiliyor. Bir anda kendine ait özel bir alan oluvermiş burası.
Dolaşmaya devam ediyoruz. Ayn-ı Zeliha Gölü (Zeliha’ nın Gölü) etrafında yürüyoruz. Göl kenarı bir çok çay bahçesi ve kafeler mevcut. Ama öyle gürültülü patırtılı kulağı tırmalayıcı değil, tam tersi ortama uygun ve genelde tasavvuf müziği duyuluyor. Bir yere oturduğunuzda gölde bulunan fıskiyelerin serinliği, tasavvuf musikisinin rahatlığı ile keyifli ve huzurlu bir ortamda sohbet edebiliyorsunuz. Hangi mekanı, nereyi seçerseniz seçin mutlaka kendinize bir Menengiç Kahvesi söyleyin. Biz de Samet'in ısrarıyla deneyelim dedik. Daha önce Gaziantep'te de karşıma çıkan Menengiç Kahvesini deneme fırsatını bu sefer kaçırmayalım istedik. Anladığım kadarıyla , kurutulup kavrulan Menengiç tohumlarının az şeker ilavesiyle kaynatılmasıyla yapılıyor. İsteyene süt ilavesi de var. Oldukça aromatik, içinde tanecikleri hissedebiliyorsunuz ama rahatsız edici değil. Türk kahvesi gibi kıvamlı yoğun bir içecek. Alıştığımız kahveye hiç benzemese de buralara kadar gelinip de denenmeden dönülmemesi gereken bir tat. Ben beğendim, hoşuma da gitti. Sağolsunlar, Samet ve arkadaşı kahve tadında harika bir akşam geçirmemize vesile oldular. İkinci gün... Şanlıurfa’daki ikinci günümüze elimize aldığımız Urfa Turizm haritasıyla başladık. Çünkü yeni bir şehre gelince ilk anda size çok karışık geliyor, nerede olduğunuzu bir anda kavrayamıyorsunuz. Böyle bir harita gerçekten çok işimize yarıyor ve ortama daha kolay ve hızlıca adapte olabiliyorsunuz. Şu işe bakın ki her zamanki notlarımda var olan yerlerin neredeyse tamamı harita üzerinde gösterilmiş. Şanlıurfa'daki 3. günümüzü Harran’a ayırdığımızdan, bu günü çarşılara ve gezilecek mekanlara ayırmak konusunda Göksel’le hemfikiriz. Akşam planımız ise sıra gecesine gitmek. Akşam güzelliğini gördüğüm Balıklıgöl’e bir de gündüz gözüyle göreyim istedim. İstiyorum işte aklım orada kaldı, insan orayı bir kere görünce "akşam gezdim ya" deyip bırakamıyor.
Yazımın başında Şanlıurfa için "Peygamberler Kenti" demiştim. Gerçekten de öyle. Hz.İbrahim buradaki mağarada doğdu, Kral Nemrud tarafından burada ateşe atıldı, Eyub Peygamber hicretinden sonra burada yaşadı ve buradaki bir mağarada çile çekti. Hz. Eyyûb’u görmeye gelen fakat karşısına çıkan şeytan tarafından kandırılan ve buluşmaya çok az kala son nefesini veren Hz. Elyesa Peygamberin makamı da burada. Tabi ki bunlar sadece benim bildiklerim, hatırladıklarım. Bunların dışında onlarca İslam aleminin ileri gelen ilim adamlarının da türbeleri yine bu topraklarda bulunmakta.
Şanlıurfa şehir merkezinde yanyana iki gölcük var. Bunlardan biri hepimizin Balıklıgöl olarak bildiği Halil-ü Rahman Gölü ve hemen yanında bulunan Ayn-ı Zeliha Gölü. İnanışa göre, Hz. İbrahim Peygamber, yaşadığı devirde çok zalim hükümdar olan Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele etmeye girer. Tek tanrı fikrini savunmaya başlayınca, Nemrut tarafından büyük bir ateş yakılır ve bugünkü kalenin bulunduğu tepeden mancınıkla ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından ateşe (Kur'an-ı Kerim'de Enbiya Suresinde geçtiği üzere) "Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" emri verilir. Bu emir üzerine ateş suya, odunlar ise balığa dönüşür ve böylece Hz. İbrahim ölümden kurtulmuş olur. Hz. İbrahim’in düştüğü yer işte bugünkü Halil-ür Rahman Gölü'dür. Bir de rivayete göre Nemrut’un evlatlık kızı Zeliha'da Hz.İbrahim’e aşıktır. Peygamber için babalığı hükümdar Nemrut'a yalvarır. Onun ateşe düştüğünü görünce kendisini onun peşinden ateşe atar. Böylece Zeliha’nın düştüğü yerde de Ayn-Zeliha Gölü oluşmuştur. Bu rivayete olan inanç nedeniyle her iki göldeki balıklar, halk tarafından kutsal kabul edilerek dokunulmamakta, yenilmemekte ve korunmakta. Eh işin açıkçası balıklar da bunun farkında ve keyifle yüzüyorlar. İnanırsınız inanmazsınız o ayrı bir konu ama yem atmadan önce dilek dilemek ve sonra da yem atmak da daha önce de yazdığım gibi adet olmuş.
Çifte sütunlar... Burası da inanışa göre kalede bulunan ve Hz. İbrahim Peygamberin ateşe atılması için mancınık görevinde kullanılan sütunlar. Yalnız dediğim gibi bu bir inanış. Çünkü başlıklı stiliyle bu iki sütun Edessa Karalı IX. MANU döneminde, M.S. 240-242 yılları arasında birer anıt sütun olarak inşa edilmiş. Doğudaki sütunun kente bakan yüzünün üç metre yukarısındaki Süryanice kitabede de: "Ben askeri komutan BARŞAMAŞ (Güneşin oğlu)'in oğlu AFTUHA. Bu sütunu ve üzerindeki heykeli veliaht Prens MANU kızı, kral MANU eşi, hanımefendim ve velinimetim kraliçe ŞALMETH için yaptım" yazılı. Yani bu durumda nasıl olur da Hz.İbrahim peygamberi ateşe atan mancınık görevini üstlenmiş oldukları tartışılır. Genelde bu tür şeyleri araştırırım sonucu farklı da olsa orada bulunan biriyle bunu tartışmayı pek sevmem. Tam tersine insanların düşünceleri, inanışları ne olursa olsun saygı duymaktan yanayım.
Devam ediyoruz... Göl kenarında bulunan camileri de ziyaret ettim. Çünkü bana göre bu yapılar, dini anlamlarının dışında geçmişin izlerini de günümüze taşıyan nadide eserlerden. Çünkü zamanın behrinde en sağlam malzeme olan taştan yapılmış ve günümüze kadar ancak onlar "eser" olarak kalabilmişlerdir. Dolaşırken bir an fark ettim ki etrafım başları eflatun örtü kadınlar ve erkeklerle dolmuş. Açıkçası "Eflatun, eflatun...Neden eflatun?" diye düşünmeden edemedim. Hadi bayanları anladım ama erkeklerin de aynı örtüyü takmaları çok ilginç geldi. (Ertesi gün Harran'da sebebini öğrendim. Aşiret rengiymiş meğer, ayrıntılar daha sonra yayınlanacak olan "Harran" yazımda). İşin ilginç tarafı fotoğraf çektirmeye bayılıyorlar. Benim gidip izin istemem ya da izin istediğim zaman yüzlerini kapatıp saklanma gibi bir durum yok. İnsanlar samimi ve içten. Zaten sizin de fotoğraf çekmek istediğinizi biliyorlar. Yanınıza gelip "hadi bizim fotoğrafımızı" çek diyebiliyorlar. Öyle poz vermek de yok. Oldukları gibi karşımda durup, doğal halleriyle bekliyorlar. Kadınların gözleriyse ayrı bir güzel. Sürmeleri, yüz ve ellerindeki dövmeleri ve parlak kıyafetleri ile hepsi ayrı bir ahenk, ayrı bir endamda.
Bu kez farklı bir mekandayız. Hz.İbrahim peygamberin doğduğu mağara Balıklı Göle oldukça yakın. Mevlid-i Halil Mağarası ayrı bir hengame. İsimlendirmedeki Mevlid "kutlu doğum" anlamında, "Halil" ismini ise avlusunda bulunduğu Halil Camii'nden almış. Uzun süre dışarıda kendime bir gölge mesken edinip gireni çıkanı, etrafımdaki insanları izledim. En sonunda dayanamayıp ben de girdim. Yine bir rivayete göre devrin hükümdarı Nemrut, bir rüya görür. Sabah rüyasında gördüklerini müneccimlere anlatır. Onların;"bu yıl doğacak bir çocuk senin saltanatına son verecektir" demesi üzerine Nemrut haber salarak o yıl doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emreder. Sarayın putçusu Azer'in hanımı da bu sırada hamiledir. Bu emir üzerine kendisi bu mağaraya gelir ve gizlice Hz. İbrahim'i dünyaya getirir. Hz. İbrahim de daha sonra yedi yaşına kadar bu mağarada yaşar. Kadınlar bölümü tam bir karmaşa. Cam bölümlerle mağarayı ayırmışlar. İnsanlar adeta camlara yapışmış, mağara duvarına dokunmak mümkünmüş gibi elleriyle camı sıvazlıyorlar. Tabi onlarca insanın dokunmasından camın durumunu az çok tahmin edersiniz. Diğer tarafta bir kenardan su akıyor. Su da kutsal olarak nitelendirilmiş. Hatta halk tarafından Zemzem'den sonra en şifalı su olduğuna inanılıyor ama bence inanca bakarsak Hz.Eyüp Peygamberin mağarasındaki su daha şifalı olmalı. Şöyle ki; Hz.İbrahim Mağarasındaki su neden şifalı olabilir? Tabi ki orada Hz.İbrahim Peygamber yaşadığı için. ancak diğer tarafa baktığımızda ne görüyoruz? Hz. Eyüp Peygamber'de bir mağarada yaşıyor ve Allah tarafından sabrı sınansın diye her tarafı yara bere oluyor ve bütün bedeni kurtçuklarla doluyor. Öyle ki kalbine kadar ulaşıyorlar. Orada Hz.Eyüp Peygamber Allah'a yalvarıyor ve "acım büyük" diyor. Allah'ta ona "ayağını vur ve çıkan suda iç ve de yıkan" diye emrediyor. Hz.Eyüp Peygamber de bu suyla bütün vücudunu temizleniyor. Yani bir anlamda şifa olarak bu su çıkarılıyor. Böyle bir durumda siz de aynı şeyleri düşünmez miydiniz? Herkes içip duruyor. Kadının biri yanıma geldi bana da "mutlaka iç" dedi. İyi de orada bana sıra gelir mi? Velhasıl itiş-kakış sıra bana da geldi ve su şişeme doldurup ben de içebildim. Orada da bir de dilek dile dediler. “Yok ben dilek dilemeye karşıyım” dedim, ama yine de kızımın sağlığı ve mutluluğu diye usulca mırıldandım =))
Zaman su gibi geçiyor adeta. Bütün o güzel tarihi mekanları, camileri, camilerin avlularını, Balıklı Göl’ü gezerken çok müthiş bir atmosfer içindeyim. Zaman ve mekan insanlarla ahenk içinde. Çok doğal ve gerçekten çok güzel. İnsan hiç sıkılmadan adeta bütün gününü burada geçirebilir.
Etraf cami dolu. Bana sanki avluları iç içeymiş gibi geliyor. Biraz ilerliyorum bir avluya giriyorum. Ne zaman "Aaa...dur bakayım, bu yol nereye gidiyor?" desem kendimi yine bir başka caminin avlusunda buluyorum. O hava o enerji o kadar etkiliyor ki beni, hangi mekanda olduğumu unutuyorum. Bence Balıklı Göl ve çevresinin ayrı bir haritasını almalıydım. Neredeyim, ne tarafa gideceğim diye dönüp durduğum çok oldu. Bence siz dediğim gibi buranın mutlaka lokal bir harita edinin.
Ama var ya Şanlıurfanın çarşıları gerçekten müthiş. Tamam ne isterseniz var ama ben takıların arasında kayboldum. Çoğu Suriye işiydi ve batı şehirlerine göre korkunç ucuzdu. Yüzüklerin, bilekliklerin içinde kendimi kaybettim. Çantalarımı zaten takılarla doldurdum. Burada şallar, örtüler, baharatlar aklınıza ne gelirse çarşıları renklendiriyor ve ayrı bir güzelleştiriyor. Göksel zaten benim çarşılara yöneldiğimi görünce "anaaa ben kaçıyorum" deyip yok oldu =)) Erkekler neden sevmez alışverişi bilmem. Bir kaç saat sonra buluştuğumuz da ise benim daha en az iki günlük bir çarşı gezmesine ihtiyacım vardı.
Gezdik, gördük ve de yorulduk... Akşam hava karardığında önceden yer ayırttığımız eski bir konağa gidiyoruz. Daracık sokaklardan geçerek ulaştığımız dar bir kapıdan içeri giriyoruz. Daha önce hiç katılmadığım için merakla neyle karşılaşacağımı bekliyorum. Oradakiler bizi kapıda karşılayıp hemen yer sofrasına buyur ettiler. İçeride ortasında havuzu da olan geniş bir avlu sizi karşılıyor. Avlunun da etrafında çok sayıda oda var. Bazıları mutfak, çay ocağı, kömür ateşinde kebapların pişirildiği yerler/odacıklar olarak kullanılıyor.
Biraz erken gittiğimiz halde yine de (3-5) aile vardı. Hiç bekletmeden soframız kuruldu. Ana yemekten önce mezeler, ayran aşları, minik lahmacunlar, içli köfteler sırayla döküldü soframıza. Biz niyeyse bu Güneydoğu'da hep açtık. Hani sıcaktan insanın iştahı kapanırmış ya, yok öyle birşey. Maşallahım vardı. Gerçi yiyecek olarak ne bulursam götürmek benim doğal yapımda da var ama ben yine de bunu o muhteşem kebaplara bağlıyorum.
En başta hiç birşeyi umursamadan 100 yıllık bir Urfa konağının sofasında yer sofrasında yemek yemenin keyfine baktım. Ancak midemi bastırdıktan sonra gözlerim etrafımda olan biteni görmeye başladı. Aslında "midemi bastırmak" dediğim bizim memlekette karnını doyurmaktır ama buralarda anca öncü kuvvet oluyor =)) Ana yemeğimiz kebaplar geldikten sonra çalgıcılar da yerlerini almaya başladı. Bu arada biz iki kişi zaten sabah akşam beraberiz, ne yapacağız yine aynı muhabbeti? Doğal olarak sağa-sola sarkmaya başladık. Efendime söyleyeyim, yan tarafımızdaki grup İstanbul'dan gelmiş. Antakya'da gezindikten sonra sırf sıra gecesi için Şanlıurfa'ya gelmişler. Zaten canları sıkıldığında hadi deyip atlayıp uçağa geliveriyorlarmış. "Ne güzel iş ya" dedim kendi kendime. Ben gelebilmek için tam üç yıl bekledim sıra gecesine ancak sıram geldi, millete bak uçağa atlayıp geliveriyorlar. Bu arada baktım bölgeyi iyi gezmişler deneyimlerinden yararlanabilmek için bol bol da soru sordum.
Küfte, küfte bre söyle bana en güzeli hanginiz? Bol türkülü, oyunlu, keyifli bir geceydi. Türkülerle kendimizden geçip, bir güzel eğlendik. Geceden aklımda kalan en belirgin şeylerden biri davulcunun davuluyla yaptığı oyundu. Davulcu bizi şevke getirdikten sonra çif köfte merasimi başladı. Kolları sıvayan genç ortaya koyduğu tepsinin içinde malzemeleri ekleyip gözümüzün önünde bir güzel yoğurdu. Hazır olunca da gösterisine başladı. Davul zurna eşliğinde, tepsiyi başının üstünde gezdirerek, zaman zaman kendi etrafında dönerek, hızlı hızlı urfa havasında oynayarak çiğ köftenin hazır olduğunu gösterdi bize. Ben heran "eyvah dökülecek, gitti bizim köfteler" diye beklerken bir damla bile saçılmadı etrafa.
Aslına bakarsanız davulcunun o güzel seranomisine rağmen, dağıtılan çiğ köfteyi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Mardinli arkadaşım Bahattin iş yerinde çok daha güzelini yapıyor bence. Hani tam da yeme de yanında yat cinsinden. Belki de tadı bana farklı geldiğinden ya da acılığından. Kahretsin ya bu şehirde çiğ köfte hakikaten çok acı yaaa.. Bana bile acı. Başta canım fazla anlatmak istemiyor desem de çenem açıldı bir kere. Hadi yeri gelmişken çiğ köftenin doğuş hikayesini anlatayım. Hz. İbrahim döneminde yaşayan bir Urfalı avcı, avladığı ceylanı eve getirerek hanımından yemek yapmasını istemiş. Ama evde odun yokmuş. Çevrede toplanacak bir tek dal dahi kalmamış. Zira hükümdar Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atmak için yakacak ne varsa toplattırmış. Avcı, hanımından bir çare bulmasını ister. Bunun üzerine kadın, ceylanın budundan bir miktar yağsız et çıkararak bir taş üzerinde başka bir taşla ezmeye başlar. Sonra ezilmiş eti bulgur, biber ve tuzla karıştırarak yoğurur. Üzerine de yeşil soğan ve maydonoz ekler. Böylece Şanlıurfa’nın o leziz ve tadına doyum olmaz çiğ köftesi meydana gelir. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı günden bir hatıra da bu yemek kalır. Bazı yerler de bunun rakı sofralarına aynı zamanda neden meze olduğunu da bu yüzden hiç anlamamışımdır.
Mırra... Ve son aşama tabi ki Mırra. Mırra dağıtımı benim sağımdaki aileden başladı. Benden önce üç kişi o fincandan içmişti. Göksel başına geleceği biliyor ya, bahane bulup anında kaçtı =)) uyanık şey. Ben ne kadar "hayatta içmem" o fincandan desem de kahve cezvesi ve fincan başımda bekledi çocuk. "Adetleri bozamazmışım bu Mırrayı içecekmişim". Bir yandan içmek, tadına bakmak için kıvranıyorum, bir yandan da ortak fincandan içmeyi red ediyorum. En sonunda ne oldu bilin bakalım. "İÇTİM" Kendimi iyimser düşüncelere bırakarak, aslında ne kadar şanslı olduğumu fark etmem gerektiğini düşünerek içtim. Düşünsenize, iki yan grupta olsaydım en az (20) kişinin içtiği aynı fincandan içecektim. Onlar alışıktı heralde ki hiç mırın-kırın eden olmadı. Göksel'e ne olduğunu merak ediyor musunuz? Ne olacak Allah'ın şanslısı. Kahve merasimi bittikten beş dakika sonra geldi. Eh yabancı olduğu için hiç olmazsa tadına baksın diye temiz fincanla getiriverdiler Mırrayı. Suratımın aldığı şekli siz hayal edin artık. Mırra içmenin de adabı, usulu var. Mırranın fincanı yere konulmaz. Kahveyi içen, fincanı yere koymamalı ve mutlaka dağıtana geri vermeli. Kahveyi içenin, fincanı yere veya masaya koyması, kahveyi verene büyük hakaret sayılır. Eskiden bunun cezası, kahveyi dağıtan bekarsa evlendirilmesi ya da fincanın altınla doldurulup ona verilmesiymiş. Evet bu yazı da bu kadar. Bu sefer bir değişiklik yapıp yöresel iki türkü ve bir harita ekleyerek yazıyı kapatayım. Ne geçmiş dönemdeki aşiretler, ne de kral Nemrut sevenlere söz geçirememiş. Çok acılar yaşanmış yaşanmasına ya insanlar bunları şarkılara resmetmiş. Varın dinleyin.
Urfa macerası devam ediyor. Harran yazısı yakında...
|






Batıda "sıcak" kelimesinin anlamını yetirdiği yerde bir akşam üstü Peygamberler şehri Şanlıurfa'ya doğru yol alıyoruz. Gaziantep’e girerken yaşadığım şaşkınlığın etkisiyle olsa gerek bu sefer karşılaşacağım şeylere kendimi hazırlıklı hissediyorum. Modern ve çok katlı binaların arasından şehre giriş yaparken yine dayanamayıp “ah! evet burası da gayet güzel ve büyük bir şehir” diye mırıldanıyorum. Güneydoğu denilince nedense kendimi elli yıl öncesinde hissedeceğim bir şehir karmaşasına gireceğimi hayal ettiğimden hep bu beklentiyle bakınıyorum etrafıma.


































