Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Harran |
|
|
|
| Pazar, 12 Aralık 2010 22:28 | |||
|
Çocuk bu kez de omuzumu sarsıyor. "Ayshan, Ayshan..." Bu kez "yine ne var" diye ona döndüğümde yüzü değişmeye başlıyor. Ama... bu.. bu o çocuk değil, bu bizim Göksel! "Dinlendiysen kalkalım artık, yolumuz uzun" diyor.
Konik biçiminde evlerin arasında buluyorum kendimi. Bir yandan daldığım düşlerden sıyrılmaya çalışırken, çamurla sıvanmış evlerin önünden geçip başları örtülü, parlak kıyafetli kadınların arasında ilerliyorum. Şanlıurfa’nın büyüsünden henüz kurtulmamışken Harran’ın büyüsü sarıyor yüreğimizi.
Ali KIZIL beyle tanışıyoruz. Kendisi ağaymış. İnceliyorum kendisini iyice. İlk defa ağa görüyorum. Gerçek bir ağa. Doğduğu büyüdüğü konik evi Kültür Evi olarak işletiyor. Sevgi dolu gülümsemeleriyle, büyük bir misafirperverlikle karşılıyorlar bizi ailecek. "Hoş geldin" lerle sarmalıyorlar bizi büyükten küçüğe buyur ediyorlar evlerine. Demli çaylarımızın eşliğinde sohbete dalıveriyoruz. Bırakıyorum evi gezmeyi falan. Anlatıyor ağa biz dinliyoruz. Merak ediyoruz ya ne nedir ne değildir. Burada yaşam nasıldır. Anlattığına göre Harran'da iki aşiret varmış. En yaygın olan ise Cumali Aşireti. Her aşirette ortalama (4-5) ağa olurmuş. Bizim Ali KIZIL Ağa da Cumali Aşireti'nin ağalarından biri işte. Benim de bir ara alıp kafama taktığım ve etrafta da bol miktarda gördüğüm o eflatun örtülü kadınlar ve erkeklerin hepsi Cumali Aşireti'ndenmiş. Diğer aşiretin rengi kırmız-beyaz. 10 tane çocuğum var deyince merak ettim kaç eşin var diye. Hani hep duyarız ya çok eşlilik yaygındır burada. Aslında anladığım kadarıyla o kadarda yaygın değil. Biraz ekonomik nedenlerde ağır basıyor sanırım. Evlenmek çok pahalıya patlıyor burada her yiğidin harcı değil bir kaç kere düğün yapabilmek. İkinci eş lüks ve ancak bazı zengin köy ağaları yaşayabiliyor bu lüksü. Bizim Ali Ağa da tek eşliymiş. “Neden" diye soruverdim arsızca Yüzeme baktı baktı "Dırdırı sevmem de ondan" dedi =)))
Ali ağanın başındaki altın yazdızlı bantdan almak istedim.(ismi neydi unuttum) Gülerek "olmazzzz" dedi. Anlamı varmış bu deve yününden çubukla yapılmış bandın. Ağalar takarmış onu. "Birleşik Arap Emirliklerinde yapıldı bu" diye gururla gösterdi Ali ağa.
Biz ağanın tanıştırdığı Nurten'i Ali ağanın kızı diye düşünürken rehber olduğunu öğreniyoruz. Lise son sınıf öğrencisi. Rehberlik eğitimini polis veriyormuş. Üç aylık bir eğitim, kurs, ingilizce kursunun ardından emniyet tarafından rehber olarak atanıyormuş. Aslında benim rehbere ihtiyacım yok, nereleri gezeceğimi, özelliklerini ezbere biliyorum ama gezi sırasında yöreyle ilgili muhabbet yapacak birilerinin yanımızda olması bizim için güzel olur diye kabul ettik. Haydi evi gezdir bize deyip onun anlatımıyla geziveriyoruz. Harran evleri dışarıdan bakıldığına ayrıymış gibi duran çamur ve saman karışımıyla yapılmış, içeri girdiğinizde birbirine açılan birçok odacığın olduğu geniş ve kullanışlı yapılar. Bu konik çatıları yapmalarının sebebi ise yağan yağmur suyunun çatıda toplanmadan hemen akmasını sağlamak. Böylece çatı bölümünde çamurun erimesini de engellenmiş oluyor. Harran evleri dünyada tek değil. Üç yerde var. Harran'da, Suriye'de (ama onlar kerpiç taştan), birde İtalyada. Şimdi İtalya ne alaka diyeceksiniz ama İtalyadan bir ressam gelmiş. Evlerin içini dışını çizmiş gitmiş İtalyanın Fulya (Fulya onun telafuzuydu. Forli ya da foggia olabilir) kentine aynılarını orada yapmış.
Bu ev geniş bir ev. Tam (22) odalı ve büyük bir aileye ait. Büyük derken, (3) hanımlı (20) çocuklu bir ailenin eviymiş. Burası salon kısmı, eskiden hayvanlar arka tarafta, insanlar ise burada yaşarlarmış. Ama bu salon kısmı hariç odalar küçük küçük. Ağanın kendisine ait dinlenme odası, mutfağı falan gezdik. Mutfakta kerpiçten yapılmış un deposu dikkatimi çekti. Unu üstten koyup alttan alıyorlar. Keçi derisinden yayık ayranı vardı birde. 1-1,5 saat vuruyorlar yayığı.. Eskiden şöyle bir söylenti varmış. O da şu. Bu evin içinde atlar daha uysal olur, tavuklar daha çok yumurtlar ve yiyecekler de daha geç bozulurmuş. Neden acaba?
Şu anda halk bu evlerde yaşamıyor. Genelde kiler olarak kullanıyorlar. Atatürk Barajı'ndan su geldiğinden bu yana yaklaşık 25-30 yıldır bu evler terk edilmiş. Su geldikten sonra halkın maddi durumu düzelmiş ve onlarda terk etmişler bu evleri ve hemen yanlarına yeni evlerini yapmışlar. Buraya gelmişken yöreye özgü yöresel kıyafetleri giyin ve bir fotoğraf çekilin diye ısrar ettiler. Hemen rehber Göksel'i, orada yanımızda duran evin kızı da beni giydirmeye başladı. Giysiler de pek süslü püslü canım. Dışarı çıktık, "hadi dediler dibekde buğday dövün. " Bakacaklarmış meğer ben nasıl bir gelinmişim. ‘Yav dedim bana ne bakıyorsunuz, ona bakın nasıl ağadır’. Göksel, "ağaya yakışır mı dibek dövmek" dese de, asıl ağalar dövermiş. Ama Göksel dönüp tek bacağını kırıp sedirde arkasını yaslanıp ağalık yapma peşinde. Gelsin çaylar, nargileler. Kızlar dedi “bakalım başlık paranız ne kadar olacak. Size başlık biçtirelim. Evlenirken kesin vermemiştir. Birkaç takıyla işi bitirmiştir.” E bizim şehirlerde öyle ne yapalım. “Burada evlendim mi güzelliğine göre başlık biçiliyor sana. Burada olsanız şimdi 150 milyar başlık paranız” dedi. He he! ben pek kasım kasım kasıldım "bak gördün mü?" diye. Ben kasılınca birde 150'yi duyunca benim ağanın gözler açıldı “13 yılda bana kaç 150'ye mal oldu biliyor musunuz?” dedi. Ben anlamam dedim "başlık verecen" bana. Baktı kaçar yol yok Ağanın kulağına eğilip birşeyler fısıldadı. Ağanın kahkahasından anladım ne dediğini. “Ağam 15 yıldır görüyorum o kadar paraya yeni bir tane alamaz mıyım? “ Erkek milleti değil mi!!! Pöah!! Patlat bitane. Millet gülüyor halimize. Pek eğlendiler pek. Rehber dedi “abi kıyafeti giydin sen tam ağa oldun, ama bu ağalık Urfa'dan sonra geçmiyor” He dedim sen öyle san. Urfa'dan çıkınca ağa ben olmuyorum. Urfa'da da ağa benim. Ya Allahhhhhhhhhhh! deyip elimdeki tokmağı geçiriverdim Göksel'in kafasına. Al sana ağalık. Eflatun örtülerden aldım kendime. Herkes eflatun örtü takıyor moda heralde dedim. Meğer yeni sezonmuş. Arapların yeni rengi onların simgesi. Üç yılda bir rengi değişir. İki yıldır eflatun ondan önce beyazdı. Şimdi bir yıl daha eflatun kullanacak sonra aşiretler toplanacak ve yeni renklerini belirleyecek. Kadınlar simlisini işlemelisini takarmış erkekler düzünü. Bağlamasını da öğrendim bir güzel. Sıcak havada pek güzel serin tutar bunlar. Ya bu millet akıllı hiç örtüsüz çıkmıyorlar biz ise cayır cayır güneşin altında çıplak kafa dolaşıyoruz. Gökselde geçirdi kafasına puşisini. Ohh! gel keyfim gel. Düşünsenize üç yılda bir iyi örtü satışı patlaması oluyordur.
Yalnız kızlar pek güzel. O gözleri nasıl sürmeli çekik çekik. Pek alımlılar. Kıyafetleri de harika. Dayanamadım sordum bunlar günlük kıyafetler mi yoksa burada turist geliyor diye mi giyiniyorsunuz. Cevap bunlar günlük. Özel günler daha simli daha parıltılı bunlar ne ki!! Bu arada bizim magazinciler yanlış yapıyorlar. Bir de güneydoğu için kim rüküş programı yapmalılar. Had safhada küçükten büyüğe yaşanıyor=)) Urfa'da çarşılarda gezerken özellikle ayakkabıcılar dikkatimi çekmişti öyle şaşaalı ayakkabılar vardı ki şaşırmış kalmıştım. Resim çektirmeyi de pek seviyorlar. Ama ben çekerken birden gelin hanım fırlayıverdi. Kaçış o kaçış. Dedim dur nere kaçıyorsun ama meğer fotoğraftan kaçıyormuş. Bunu not alın yeni gelinlere fotoğraf çektirmek yasakmış. Çok şaşırdım. Diğerleri kızı ondan çektiriyorlar ama gelin çektiremiyor. Daha üç haftalık gelinmiş. Saygıda kusur etmeyelim dedim evin kızının gözünün önünde çektiklerimi sildim. Gelinde pek güzeldi Allah var şimdi. Mevzusu açılınca merak ettim düğünler nasıl oluyor diye de aldığım cevap işkence oluyor oldu. 40 gün 40 gece sürermiş düğün. Düşünemedim bile bu kadar uzun düğünü. Masrafı çok büyükmüş. Düşünsenize ucunda bir de ağalık var.. Hele birde kıyafetlerini. "Ağammm kaç para elbise parası ödedin merak ettim" dedim. "Hiç sorma dünya kadar" dedi. Bu arada öğrendim Suriyeli gelin 50 bin liraya geliyormuş. Suriye ucuz olduğu için son dönemlerde genelde gelinler oradan alınıyormuş. Herşey iyi güzeldi de bir şeyler satmak için çok uğraşıyorlar. Ali Ağa bu işi çözmüş. Kendi yaptıkları kırmızı pul biberler isotlar, nar ekşileri hepsini çıkarıveriyorlar önümüze. Aslında almak istediğim şeyler vardı ama o kadar ısrarlıydıkiler ki almaktan vazgeçtim. Bir de göz göre göre kazık yemek var. O kıyafetleri giymek için bile adam başı 2,5 TL. ödedik.
Konik biçimli çamur evlerin arasında dolanmaya devam ediyoruz. Kendimi kaybediyorum ben buralarda. Evleri böyle yapılmasının nedenini merak ettim. Fakirlikten dedi Nurten. Halk 19 yy.da buraya geldiğinde burası çok kurak ve çorak haldeymiş. Kaleden ve üniversiteden tuğlalar söküp evler yapmışlar. Tuğlaların geçmişi evlerin geçmişinden daha eski. Tarihkondu bunlar yani.
Toz toprak içindeki sokakları yanımızdan geçen eşekleri, sokaklarda köpeklerle koşturan çıplak ayaklı çocukları seyrederek arşınlıyoruz. Çorak dağların eteklerinde otlayan koyun sürüleri ve rüzgardan ve güneşten esmerleşmiş çobanlarına el sallıyoruz. Türkçeden çok Arapça seslenişlerle geliyor tek tük kulağıma. Farklı bir yaşam, bambaşka hayaller, farklı amaçlar.. Ne kadar farklıyız birbirimizden..
Rehberimiz Nurten ile birlikte aracımıza alıp tarihin ilk üniversitelerinden Harran Üniversitesi'nin kalıntılarına doğru yola koyuluyoruz. Bir tepede durup ayağımın altındaki manzaraya bakıyorum. Büyük bir yıkım benim için. Aşağıdayken pek farketmediğim eski ile yeninin karmaşasını görüyorum. İçim burkuluyor. Ne bu ya diyorum rehbere. Kümbet evlerin hemen yanına yeni yeni parıldaya tek katlı evleri görmek sinirlerimi bozuyor. Neden böyle yapıldığını soruyoruz. Aralarında gezerken her yanım Kümbet evmiş gibi gelirken yukarıdan zorla görüyorum varlıklarını. Tamam artık o koni biçimli evler kullanılmıyor ama onlar Harran'ın simgesi. Tarihinin simgesi.. Etrafıma bakıyorum göz alabildiğine ova, göz alabildiğine boş alan. Bu yeni evleri ayrı bir yerde yapsalardı da böyle göz yırtıcı bir manzara çıkmasaydı ortaya olmaz mıydı? Ama onlar eski evlerinin yanına dikivermişler ne yazık ki. Yukarıdan bakınca daha iyi anlıyorsun küçük bir ilçedeyiz aslında. Ama geçmiş tarihinde büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Fatımiler, Zengiler, Eyyubiler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular izlerini bırakmışlar her yanda. Anadolu'yu işgal eden Moğollar şehri ellerinde tutamayacaklarını anlayınca talan etmişler. Yüzyıllarca ihtişam ile yaşayan şehir bu talandan sonra bir daha eski günlerine dönememiş.
İşte Harran Ovası... Yer yer yeşillenmeye başlamış ama yinede göz alabildiğinde çorak topraklara bakarken düşünmeden edemedim. Bakmayın siz fotoğrafın yeşil olmasına bir o kadarda çorak arazi var. Biliyormusunuz ne okumuştum. Tabi bu da bir duyum. Harran eskiden Babil'in Asma Bahçeleri gibi yemyeşil meyve ağaçlarıyla kaplı cennet gibi bir ovaymış, diyorlar ki eski Harranda bir maymun hiç ağaçtan inmeden ağaçtan ağaca atlayarak Şam’a kadar gidebilirmiş. Ama sonra olabilecek en kötü şeylerden biri olmuş kavurucu bir kuraklıklar gelmiş ve tüm bu ağaçları meyve bahçelerini yok etmiş. Bugün bir zamanlar gürül gürül akan Cüllab ve Deysan ırmakları kurumuş olduğundan, Harran sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında 5.000 yıllık tarihi ile duruyor öylesine.
Su eskiden Harran’a, hayat vermiş, aşk vermiş, kültür vermiş, medeniyet vermiş. Su küsmüş Harran'a, ırmaklar yatağını terk etmiş. Suyun küstüğü bu topraklar, verimsizleşmiş önce, sonrada medeniyetin izleri silinmiş bir bir. Ta ki baraj olmadan öncesine kadar... Şimdilerde su yeniden toprakla buluşunca, Harran’a bereket gelmiş. Suyun topraktan uzakta olduğu zamanlarda Çukurova’ya pamuk toplamaya giden köylüler şimdi kendi tarlalarında kendi pamuklarını topluyor olmuş. Yılda üç mahsul alınır olmuş. Pamuk, buğday ve mısır. Baraj olmadan önce hiçbirşey ekilmezken yukarıdaki fotoğraftaki alanda şu an pamuk ekili. Eskiden sadece hayvancılık yapılırken, sadece su kuyularıyla içecek sağlanırken şimdi bereket fışkırıyor olmuş her yanından. Çocuklar doluşuveriyor etrafımıza. Hemen para istiyorlar. Öyle ısrarcılar ki gitmelerini istesek de yanımızdan ayrılmalarını sağlayamıyorsun bir türlü. Deneyimlerimiz bize asla bir şey vermememiz gerektiğini öğretti. Verdikçe daha çoğalıyorlar çünkü. Rehberde uyarıyor sakın vermeyin diye. Yumuşak başlılığı bırakıyorum artık. İlk defa sahip olduğum kaşıma gözüme, sert simama burada şükrediyorum. Çocukların yüzüne tek kaşımı kaldırarak dik dik bakmam yetiyor uzaklaşmalarına.
Bayrağın bulunduğu noktayı gösteriyor Nurten. Orası bir höyükmüş. Emeviler döneminde yerleşim yeri. bu höyüğün üstü. Şimdilerde kazı alanı. olduğu için tel örgüyle çevrelemişler içeri girmemiz yasak. Rivayete göre kazı çalışmaları sırasında burada bir tablet bulunmuş. Tablete göre Hz. İbrahim Prenses Sara ile evlenip 15 yıl yaşadığı yer burasıymış. Sonra buradan Filistin'e göç etmiş. O tablette şu anda Ankara Anadolu medeniyetleri müzesinde sergileniyormuş. Benim notlarıma göre de İbraniler dünyanın en eski milletlerden biri sayılırlar ve tek Tanrıya inanan bir din anlayışını ilk gerçekleştiren kavimdir. Kutsal kitaplarda anlatılan Sami asıllı Yahudi kavmi, Tevrat'a göre Yehova İbranilerini yöneten İbrahim Peygamber'e "Kabileni al ve baba evini (Ur şehri şimdiki Urfa) bırak, göstereceğim ülkeye git. Orada kavmini büyük bir millet yapacağım." denmiştir. Yine Tevrat'ta "Abram Harran'dan gittiği vakit, 75 yaşında idi" denilmektedir. Bir iddiaya göre de Hz. İbrahim'in evinin kentin ortasında bulunan bu höyüğün kuzey eteklerindeki kalıntılar arasındadır. Harran hem Hristiyanlar hem Yahudiler hem de Müslümanlar açsından önemli bir şehir. Hz. İbrahim ve Hz. Yakup burada Harran'da yaşamış, ilk peygamber Hz. Adem'in dünyaya Harran'da geldiği iddiası var. İlk kitap Tevrat Musa Peygambere bu topraklarda inmiş. Urfa ve Harranda her yanınızı peygamberlerin varlığı sarıyor.
İşte burası... Hemen höyüğün yanında kalıntılarını gördüğümüz bu yer dünyanın ilk üniversitesi. M.Ö. 3000 yıllarında Asurlular tarafından kurulmuş. O dönemde bu kule rasathane kulesi imiş. Gözlem evi yani. Ayın ve yıldızın hareketini ve uzaklığını gözlüyorlarmış burada. Güneşin tutulmasını iki saat farkla hesaplayabildiklerine göre oldukça ileri düzeyde olduklarını söyleyebiliriz. Bir zamanlar Harran Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin en önemli merkezidir olduğundan belki de Astronomi gerçekten çok ilerlemiş. Belki de bu yüzden Astronomi gerçekten çok ilerlemiş. Şu an bu gördüğümüz kule 33 mtetre, ancak bir zamanlar 75 metreymiş. Bu üniveristeden kimler geçmemişki... Ünlü Tıp ve Matematik bilgini Sabit bin Kurra'nın, dünyadan aya olan uzaklığı ilk olarak doğru hesaplayan ünlü astronomi bilgini El Battani'nin, atomun ve cebir ilminin mucidi sayılan Cabir bin Hayyam'ın ünlü din bilgini Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye, Farabi, İbn-i Sina gibi bir çok bilim adamının yetiştirdiği ve ders verdiği okul. Caber Bin Hayyam'ı bilmeyenimiz var mı? Matematikte sıfırı bulan adam. Üstelik atom bombasının gerçek mucidi. Siz bakmayın kitaplarda başkasının mucit gösterildiğine. Çünkü Hayyam "Atom bölünemez. Bölündüğünde Bağdat kadar bir şehri yok eder" diye burada bu üniversitede ondan çok önceleri söylemiş. Bildiğim kadarıyla matematikte "x" bilinmeyenini de Hayyam kullanmaya başlamıştır. Bakın yüzlerce yıl geçti hala kullanıyorum =) Uzaklarda ki küçük tepeleri gösteriyor Nurten.Fotoğrafını çektiğime eminim ama bulamadım bir türlü. Bunlardan eskiden 147 tane varmış. Gelen kervanlar yollarını kaybetmemek için yapılmış o tepeler. Gündüzleri duman, geceleri ateş yakılıp haberleşirlermiş. Kızılderililer gibi. Tekrar işin özüne dönelim ipek yolunun kılavuz tepeleri imiş oralar.
Harran iç kalesine doğru ilerliyoruz. M.Ö. 2000 yılında yapılmış. Eski Harran şehri höyüğün etrafında şekillenirken, höyüğün karşısındaki bu kale ile korunmuş. Şehrin etrafı surlar ile çevriliymiş ve hala yer yer sur kalıntılarına rastlanıyor. Doğrusunu isterseniz Nurten rehberin anlattığı kadarıyla anladığım bu kale üç katlıymış. Birinci kat depo olarak kullanılıyormuş. 2. kat sin mabedi. Sin sözde Ay tanrısı oluyor. Hititler zamanında orası tapınak olarak inşa edilmiş. Aya ve güneşe tapmak için kullanılmış. Emevi halifesinin 10 milyon dirhem altın harcayarak yaptırdığı sarayda 3. kat oluyor sanırım. Nurten rehber 3.katı anlatırken hem hükümdarlık sarayı hem kervansaray ifadesini kullandı. Ama ben Kervansarayın katta bulunmasını anlayamadım. Sadece bu üst katın bir zamanlar 150 odası varmış oysa şimdi saysan 17-18 anca duruyor.
Hepsi bir yana çok ilgimi çeken birşey oldu. Saati belirliyorlarmış pencereler ile. Bu pencerelere güneş vurduğunda biri sabahı biri öğleyi biride akşamı gösteriyormuş. Nasıl oluyormuş bu. Kalenin başka bir yanındaki 13 tane pencereyi gösteriyor bize. Ortaya bir direk koyuyorlar direğin gölgesi hangi pencereye gidiyorsa o pencerenin saatini gösteriyor. Yani güneş saati olarak kullanıyorlarmış. Tabi bu saat sadece bir tane değil. İç kale içinde toplam 5 tane güneş saati varmış bunlardan sadece iki tanesi ayakta kalmış. Anlayacağınız beş tane güneş saati bulunan baya büyük ve gelişmiş bir yermiş.
Kalenin içinde 5 tane gözetleme kulesi yapılmış. Bu gözetleme kuleleri 5 tane kapıyı gözetliyor. Eskiden Harran'ın etrafından 5 ayrı giriş kapı varmış. Halep, Musul, Bağdat Rakka ve Anadolu kapısı. Kaleler ne tarafa bakıyorsa onun ismini almış.
Son bir yerimiz daha var Harranda görmek istediğimiz. Rehberimiz bir yandan anlatıyor Peygamber Yakup’un başına gelenleri. Ama benim için şok edici olan bu Yakubun kuyusunun belediye başkanı tarafından İsraillilere satılmış olduğunu öğrenmem oldu. Hem de yıllık 5.000 TL'.ye. 5 yılda ödeyeceklermiş yani 25.000 TL'ye gitti kuyu. Daha geçen hafta İsrailliler buradaymışlar. Önce burayı koruma altına alacaklar, sonra düzenlemeler yapacak ve temizleyeceklermiş. Kuyu şuan berbat durumda. Etrafı çer-çöp otlar bürünmüş, kuyunun içinde ne ararsanız var. Pet şişeler kağıtlar çöpler. İsrailliler bu kuyuyu aldıklarına göre kesin araştırmışlardır. Yakup Peygamberin hikayesini bilir misiniz? Kardeşi İys’den (Esav) kaçan Yakub Peygamber, Harran’da Dayısı Laban’ın yanına gelir, buradaki bir kuyunun başında dayısının kızı Rahel ile karşılaşır ve ona aşık olur. O sırada koyunları savurmak için yardım etmek ister ve kuyunun ağzındaki taşı kaldırır. Rahel ile evlenmek için 7 yıl dayısına hizmet eder ama dayısı Raheli değil ablasını verir Yakub'a. Bir 7 yıl daha hizmet eder ve sonunda sevdiği kadın Rahel'e kavuşur. Bu kuyu hikayede bahsettiğim kuyu. Hz. Yakub’un Rahel ile karşılaştığında kaldırdığı kuyu taşının tılsımlı olduğuna inanılıyor ve bu taş Harran’da Hz. İbrahim Manastırı’nda saklanıyormuş. Doğrusu bu manastırı ziyaret etmedim ve görmedim taşı o yüzden.
Su ile toprağın aşkını bilir misiniz? Toprak nasıl susar da suya kavuşamayınca sararır solar, nasıl çatlar gövdesi? İşte Harran Ovası'nda yakıcı Güneş ışınlarının altında ilerlerken su ile toprağın aşkının, birbirlerine susayışlarının, kavuşunca nasıl yeşerdiğini sevgi dolu hediyeler vermesinin, kavuşamayınca özlemden sarırıp solmanın, parçalanmasının izlerini seyrederek Harran'a veda ediyoruz. Şimdi vakit; biz tozlu sokakları arşınlarken, ayakkabılarımızda biriken tozları temizleme ve yeniden yeni maceralara, yollara düşme vakti.
|






"Kenara.. kenara!" diye bağıran hoyrat sesin geldiği yöne dönüp bakıyorum. Ardı sıra dizilmiş bir deve kervanı. Salına salına ilerleyen heybeleriyüklü develerin üzerindekiler de yorgun ve develerin ritmine uymuş sallanıyorlar. Ben kervana hayranlıkla bakarken, orta sıralarda genç ve alımlı bir kız bana gülümsüyor. Yerli mi, yabancı mı bilmiyorum. Usulen başımı öne eğip selamını alıyorum. Selamım karşılıksız kalmıyor. Kız uzanıp heybesinden bir şey çıkarıyor ve bana uzatıyor. Yanına yaklaştığımda, bunun küçük ama ipek bir halı olduğunu görüyorum. Onlarca yıl öncesinden bana verilen bu hediye bugün bile aynı kıymette aynı değişmez güzellikte. Ben ne verebilirim ki karşılığında? Fotoğraf makinemi, saatimi, yoksa cep telefonumu mu? Bir anda gelecekten geçmişe hiç bir şey veremediğimi görüyorum. Ne ilgisini çekecek, ne de maddi bir değeri olan. Ama onlar binlerce yıl sonrasına böyle güzel bir şehir bırakabiliyorlar. Bir o kadar da değerli anılar... Yanımdaki çocuk paçamı çekiştiriyor. "Ayshan, hey Ayshan kadın. Bu onların siftahı, şanslısın bugün" diye seslenince ona bakıyorum. Çocuk durmadan bana çeşmeyi gösteriyor. Tabi ya, onun için en değerli şey su olmalı. Çiğ testilerden birini hızla doldurup kıza yaklaşıyorum. Deve durup bana döndüğünde ürpersem de, sadece bakışıyoruz. Kız eline testiyi alıp kana kana suyunu içiyor. Tekrar eğildiğinde o an göz gözeyiz. İri gözlü, kalın sürmeli bir kadın. Arapça, Farsça karışımı bir şive ile "Shkrā" diyor. Gülümsemekle yetiniyorum. Demek ki bu kervan "Kara İpek Yolu"ndan gelenlerden değil, bilinen yoldan gelenler.


























