Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Taşın Yaşam Verdiği Kent; Midyat |
|
|
|
| Cumartesi, 22 Ocak 2011 00:14 | |||
|
Mardin’e kadar gelip de Midyat’ı görmeden olmazdı. İyi ki de gelmişim iyi ki de görmüşüm dedim küçük gezintimizin sonunda. Kimdi bana Mardin’i gezdikten sonra orayı görmeye gerek yok diyen. Bakış açısı farklılığı sanırım bu. Yanyana insanları sıralasak ve önlerine bakmalarını istediğimiz bir cisim koysak ve sonra sırayla ne gördüklerini sorsak hepsi birbirinden farklı yanıtlar verirlermiş. Çünkü herkes hayata farklı bir pencereden bakarmış . Ve ne görmek istiyorlarsa genelde de onu görmeye çalışırmış. Sanırım bu yüzden eleştirmemek lazım kimseyi. Eminim ki aynı şey benim içinde, belki yazdığım yazılar içinde oluyordur.
Midyat’a gelipte Midyat Kültür evinin yakınına arabayı park edip şöyle bir etrafıma baktığımda “ortaçağ kentine” benziyor diye yorumda bulundum. Eşime kalsa “Malta adaları” dışında hiçbir yer ortaçağ duygusunu veremez. Bu yüzden bu yorumuma katıldığını söyleyemem. Ama ben Malta adalarını henüz görmediğime göre benim için doğru bir yorum. “Müzelik bir kent diyebiliriz sadece” dedi. Neden ortaçağ deyince ortaçağ Avrupası gelir akıllara ki ben ortaçağ Anadolusunu kast etmiştim. Anadolu ortaçağ zamanını yaşamadı mı sanki.
Midyat ta yerleşim zamanla Estel denilen mevkiye kaymış. Urfa da Sametle sohbet ederken Estelin çok geliştiğini ve zengin bir kesim olduğunu anlatmıştı. Estel’i gezmedim ama sanırım Estel yeni yapılaşmanın ve yerleşimin olduğu Midyat, bizim gezdiğimiz Süryanilerin ağırlıkta yaşadığı mahalleler ise Eski Midyat. Aslında Midyat dünyanın en eski yerleşim bölgesi olan Yukarı Mezopotamya’da yer aldığı için tarih boyunca Sümerler, Asurlular, Urartular, Makedonyalılar, Persler ve Romalılar için ele geçirilecek ve bol ganimet elde edilecek bir bölge olmuş ve onların egemenliği tarih sayfalarında görülmüş..
Mardine benzer taş evlerin, konakların, çan kulelelerinin yükseldiği kiliselerin bulunduğu Midyatın Mardinden ayrı bir özelliği var. Çok düzenli ve göze hitap eden görüntüsü. Bütün evler taş, bütün sokaklar birbirine benzer. O eski taşla, göze batan rengarenk betonların karmaşası yok burada. Öyle ki tadilat mı var dediğimiz bir konağın aslında yeni yapılan bir otel olduğunu öğrenince mutlu oluyorum. Özüne sadık kalmak tebrik edilesi bir durum.
Çocuklar ise uzak durulması gereken yaratıklar gibi göründü gözüme. Bir anne olarak pek kullanmamın beklenmediği bir cümle belki de bu. Ama inanın bana Midyat’ta neredeyse çocuklardan nefret edecek aşamaya geldim. Daha caddeye girer girmez onlarca çocuk arabanın peşinden koşarak sizi duracağınız noktaya kadar takip etmeye başlıyor. Nereye giderseniz gidin bir anda bacaklarına yapışıyor ve para istiyorlar. Arı kovanına çomak sokmuşumda saldıraya uğramışım gibi hissediyorsun kendini. Para vermeye kalkarsan hepten beter oluyorlar. Bir anda 10 tane çocuk varsa sayıları 20 ye çıkıveriyor. Kesinlikle abartmıyorum çocuklar yüzünden on adım yol yürüyemedik. Sürekli takip edildik. Hele ki arabamızı park ettiğimiz yerde başına kötü bir şey gelmemesi için!! 3 çocuk tarafından korunması üzerine anlaşma yapmamız istendi işte o an bütün iyi niyetimin bittiği an oldu. Eğer bunu kabul etmezsek arabamın lastiğide patlayabilirmiş, onlarca derin çizik de olabilirmiş!! Açık ve net bir şekilde en fazla 10 yaşlarındaki çocuklar tarafından tehtid edildik.
Zıvanadan çıktığımı hissettim. 3 çocuğu geçirdim karşıma. Her taraftan fotoğraflarını çektim. Sonra çektiklerimi onlara gösterdim. “Eğer döndüğümde bu arabanın üzerinde tek bir çizik bile görürsem bunu sizden bilirim. Önce muhtara gider yerinizi belirlerim sonra polise giderim sanıyorsan yanılıyorsun, kendi işimi kendim hallederim sizi mutlaka bulurum” dedim. Döndüm arkamı ve yoluma gittim ama aklım arabada kaldı. Bu çocuklar kesin çizecekler bu arabayı dedim. Ama Göksel sinirlenince gözlerimin kocaman kocaman açılarak yüzümün yarısın kapladığını ve keskin yüz hatlarına sahip olduğum için adamı tırstıran meşhur bakışlarımın en alasını kullandığımı, sözlerimin etkili olmasa bile yüz ifademin kesin onları sindireceğini söyleyerek rahat rahat gezindi. Ama üç beş çocuk bütün gezintimin içine ettiler diyebilirim yani.
Yolda ilerlerken yine yanımıza gelip para isteyen ama karşılığında rehberlik yapmak isteyen daha sessiz sakin en azından bizi tehtid etmeyen bir çocuğun teklifini kabul ettik. Madem birilerine harçlık vereceğiz hiç olmazsa düzgün birtanesine olsun dedik. Zaten iki dakikada Gökselle muhabbeti kaynattılar.
Küçük rehberimiz bizi önce Midyat Çevre Kültür evine götürdü. Burası geleneksel Midyat evlerinin kültürünü tam anlamıyla yansıtırken aynı zamanda dizilerin çevrildiği ev olarak biliniyor. Özellikle Sıla dizisi burasının namını arttırmış. Küçük rehber Sıla dizisini anlatırken yüzüne boş boş baktım. Diziyi bilmememi hakaret gibi algıladı. Hele hele televizyon seyretmiyor olmamı hiç kabullenemedi. Televizyonsuz yaşam geçer mi hiç dercesine süzdü beni. Sonrasında bir zamanlar saçıma bende taktığım için Sıla tokasını hatırladım ve tabiki dizi de o tokayı takan siyah saçlı kızı. Evin diğer üyeleri seyrettiği için konusunu hayal meyal hatırlıyorum.
Konakta konak hani. Kocaman odaları büyük teraslarıyla konak denilmesini kesinlikle hak ediyor. Taş işciliğini nereye baksanız hissediyorsunuz. Odaların düzeni, güzelliği, yüksek tavanlar, günlük hayatlarını yaşadıkları mahaller, her şeyiyle çok hoştu. O duvarların dili olsada konuşsa. Sanki fısıldıyordu usulca..Kaç aile yaşıyordu acaba bu konakta. Evlerin yapım aşamasında ahşap kesinlikle kullanılmıyor ama odalarda kullanılan eşyalarda ahşap oymaları da çok güzel işlenmişti. Sanırım ceviz ağacıydı çoğunluğuda.
Sokaklarda dolaşmak hepsinden güzeli..Taş ve beton sevmiyor birbirini burada.. Taşın yüzlerce yıldır süren egemenliği betona karşıda sürmüş. Ayrık otlar gibi arada bitmesine izin vermemiş. Ama bu egemenlik ne kadar daha sürer bilmiyorum. Yaşlı bir kadın çıkıyor kapının birinden.. Elinde çöp kovası Kürtçe konuşarak bir çocuğa sesleniyor. Çocuk bağırarak cevap veriyor, yolun karşısından başka bir kadın ise Arapça birşeyler söylüyor..Anlamıyorum ne dediklerini.. Küçük rehberimiz söylüyor hangi diller olduğunu.. En çok Kürtçe konuşuluyor, Süryanice, Arapça ve Türkçe.. Bütün diller karışmış birbirine, girmişler kolkola dinlerde öyle.. Sokaklarda o kadar az Türkçe duyuyorum ki çocuğun bu kadar iyi nasıl konuşabildiğine hayret ediyorum..
Dinler birbirine komşu olmuş sokaklarda . Dinler birbirine bitişik damlar arasında kardeş olmuş. Her şeyi dinliyorum. Hiç durmadan yanımdan geçen insanların dillerinden düşen sözcüklerini dinliyorum. Daracık sokaklarda sesleri dinliyorum. Onları dinlerken kendimden utanıyorum. Kürt ü, Süryanisi, Arabı, Müslümanı, Hristiyanı hepsi bir arada. Birbirlerinin bayramlarını kutluyorlar, çocukları bir arada oynuyorlar, birlikte oturuyor birlikte çalışıyorlar..Birbirlerini olduğu gibi kabul etmişler onlar kardeşçe yaşıyorlarda biz onlarla yaşayamıyoruz. Aklıma sadece birkaç hafta öncesinde Antakyada yaşadığım reçel mevzusu geliyor. Birbirine bitişik yanyana bir cami ve bir kiliseyi gezdikten sonra gezi sonrasında sokakta küçük bir tezgahta ceviz reçeli satan bir kızı rehberimiz “alabileceğimiz en iyi ceviz reçeli tezgahı” olarak göstermiş bende denemek için oradan bir kavanoz almaya kalkmıştım. Kulağıma turdan bir arkadaşın sesi fısıldamıştı usulca. “Buradan alma bunlar Hristiyanların. Onlara para kazandırmış olursun.” Ne yalan söyleyeyim bir an tereddüt etmiştim sonra “neyse ne sonuçta bu ülkenin vatandaşı değil mi “ deyip almıştım. Sonuçta etrafta ceviz reçeli satan başka bir müslümanda yoktu. Ama dedim ya Midyat sokaklarında gezerken bu zengin çeşitliliği, duvarlara çarpan değişik dilleri, değişik dilde yapılan değişik ibadetleri gördükçe Antakyada nasıl bir an tereddüte kapıldığımı düşünüp utandım. (bu arada Antakya gezimi paylaşmadığımı hatırladım.. oturup onuda yazayım bari)
Süryaniler bölgeyi yavaş yavaş terk etmişler. Eskisi gibi değil sayıları azalmış şimdilerde. Kimileri kilit vurmuşlar güzelim evlerine. Birkaç kilise, manastıra baktık. Evleri çok güzel çok büyük. Güneş altın sarısı pırıltılarıyla tam tepemizde bize gülümsüyor. Bildiğim kadarıyla Süryanilerin kökenleri Hz. Nuh’un oğlu Sam’a dayanıyor. Semitik ırk dediğimiz ırka mensup bu topluluk genelde Mezopotamya bölgesine yerleşmişler. Yaklaşık beş bin yıllık uzun geçmişe sahiptirler. Elli asırlık tarihi süreçlerinde putperest ataları Aramiler, dilleri de Aramice ama İsa Mesihin öğretisini kabul ederek Hıristiyanlığa geçiş yapmalarıyla en azından son yirmi asırdır Süryani diye çağrılmışlar ve dillerine de Süryanice demişler.
Taşı dile getirmiş Midyatlı taş ustaları.. Her kapının her pencerenin etrafını oymalarla süslemişler. Tek tek el emeklerini göz nurlarını akıtmışlar bu taşa geometrik şekiller ve bitki desenleri işleyerek.. duygularını akıtmışlar işledikleri her bir nakışlar. Süslemişler evlerini, ocaklarını, sokaklarını Değişik bir taş bu kullandıkları.. Kalker taşı dedikleri açık sarımsı renkli kireçli bir taş. Ocaktan çıkartıldığında yumuşak ama zamanla sertleştiği için kolay kesilip rahat işlenmiş. Bu yüzdende taş ustalarının elinde çok güzel şekillenmiş.
Evleri hep yüksek duvarlarla sokaklardan ayırmışlar.. Bu duvarlar hem sert rüzgara karşı koruma sağlıyor hem de sanırım yazın çok kullanılan bahçe terası yada güneydoğu bölgesinde sanırım eyvan deniliyor evin bahçesindeki yaşam alanlarını gözlerden uzak tutmuşlar
Midyat Konuk evinin terasından manzarayı seyrederken az ilerde kentin dışına doğru görülen geniş yapıya gözüm takılmışt. Küçük rehber oraya Topçular Kilisesi demişti. Asıl adı Mor Hobil olan kiliseye bir zamanlar ordunun topçuları yerleştirilmiş o gün bugün adı halk arasında Topçular Kilisesi olarak kalmış. Ufaklık ziyaret edebileceğimiz bir kaç kilise saydı ama biz Topçular Kilisesine gitmeyi yeterli gördük.
Çok büyük bir özelliği olmadığı müddetçe kiliselere karşı merakım olduğunu söyleyemeyeceğim. Sırf tarihi olan bir binayı görmek için gitmem gerekiyorsa gideriim. Nedense kapısından her girdiğimde aklıma bundan en az 17 yıl önce bir arkadaşımın yurtdışına her gittiğinde kiliseleri gezdiklareni ve kilisede kendini Allah' a daha yakın hissetiğini sarf ettiği sözleri geliyor. Ve bende her kiliseye girdiğimde arkadaşımın o tasvirinin hatırlayıp her seferinden içimden "fazla cemiye girmemiş de ondan" diyorum. Dini inançlara saygım olduğundan tartışmayı doğru görmüyorum aama her bir yer ziyaretimde yeni bir şeyler görüyor ve fark ediyorum. Mesela rahibelerin yaşam şekillerini, yasaklarını, örtünmelerine kadar bütün dini vecibelerinin İslam dinine ne kadar yakın olduğunu farkediyorum.
Gelelim bu kiliseye... Bu fotoğraftaki bölüm bana çok ilginç geldi. Mezarmış burası. Bu görmüş olduğunuz bölümlerde başrahipler gömülü. Buraya kadar belki ilginç gelen bir şey oyka ama ilginç olan bu rahiplerin Süryani geleneklerine göre mahşer günü Hz. İsayı ayakta karşılamak için dini tören kıyafetleriyle, özel bir sandalye üzerinie oturtularak yüzü doğuya dönük olarak defnedilmiş olması. Bir yanı Hristiyan, bir yanı Müslüman ya da Yezidi olan kent... Dilinin bir tarafı Kürtçe, bir yanı Türkçe, bir yanı Süryanice, Arapça, Mehellimice olan, İnançların ve dillerin kardeş olduğu,birbirlerini bağırlarına bastığı, topraklarıyla, kumuyla, taşıyla, gözlerdeki acısıyla, geçmişin hikayelerini fısıldayan sarı taş duvarlarıyla, en önemlisi bugünü dünüyle birlikte yaşayan eşsiz kent.. Bu kentin kapıları gelenlere ardına kadar açmış kapılarını.. Kucaklıyor havasıyla sarmalıyor insanı. Bir müsade deyin yaşamın koşturmasına ve bu açık kapıdan bu farklı dünyaya sizde adımınızı atıverin..
|



































