Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Tekne İle Halfeti ve Rumkale Gezintisi |
|
|
|
| Cuma, 05 Kasım 2010 22:23 | |||
|
Önce durup yukarıdan bakıyoruz Halfeti’ye.. Fırat’ın yemyeşil suları usul usul akıyor.. Öylece dakikalarca oturup seyrediyorum bu hüzünlü akışı.. Bir sessizlik hakim Fırat’ın sularında da, Halfetinin hüznü yansıtan evlerinde de, bu hüznü hisseden bizlerde de.. Sessizce seyrediyoruz sadece konuşmaya korkaraktan.. Gözümüzü okşuyor bu görüntü. Çorak tepelerin, taşlık ve kıraç arazilerin yamacında kurulmuş kıyı şeridi yeşillenmiş düz bir çizgi gibi sırıtıyor Halfeti.
Halfetiye indiğimiz de ise sanki kimseler kalmamış sokaklarda uzak sokaklarda gördüğümüz üç beş kişi uzaktan selam veriyorlar sadece, hoşgeldiniz dercesine.. Etrafımızdaki durgunluk bize de yansıyor sessizce sahile iniveriyoruz.. Sahilde tekneler bir başlarına bekleşiyorlar iskelede.. Yanlarında kimseler yok. Hani bunların kaptanları deyiveriyorum kendi kendime.. Derken bir “Hoşgeldiniz” le bozuluyor bu sessizlik. İçim ferahlıyor.. Birini görmenin, bir ses duymanın sevincini hissediyorum. Öylece Fırat nehrini seyrederek konuşmaya başlıyoruz. Anlatıyor bize nehrin yaptıklarını.. Sular altında kalan bölümleri gösteriyor bize.. Köyün bir kısmı suyun altında kalmış. Anlattıkça anlatıyor anlattıkça anlatıyor. O anlattıkça ben duygulanıyorum. Biliyorum ki onlar sadece topraklarını bırakmadılar sular altında geçmişlerini, çocukluklarını, anılarını bıraktılar. Bu duyguyu öyle yakından tanıyorum ki. Benimde çocukluğum, anılarım hep sular altında öylece bekliyor. Depremde suların yuttuğu Değirmendere sahili geliyor aklıma.. Halfetinin kaybolan topraklarında Değirmendereyi canlandırıyorum. Biraz daha derine bakmaya çalışıyorum Fıratın yeşil sularında bizim çay bahçesinin masalarını sandalyelerini görüvereceğim sanki..
Bölge civarındaki tarih çok eskilere dayanıyor M.O 855 Asurlularla başlamış. Yunanlilar daha sonra Suryaniler, Araplar, Persler, Misirlilar,Sasaniler, Emeviler,Abbasiler ve 1146 da Romalilar.. Bu Romalılarla nereye gitsem karşılaşıyorum zaten Maşallah gitmedikleri yer yok en sonunda ise Osmanlilar ... Halfeti’nin bugün sular altında kalma nedeni; Fırat nehrinin sularına yapılan Birecik Barajı’nın kademe kademe yükselen suları…
Bir tekneye atlayalım tur yapalım istiyoruz. Gruplar halinde tura çıkarıyorlarmış. Ama biz grupla gezmek istemiyoruz. Zaten gruplarda yeni açılmışlar, etrafta bizden başka bekleyen yok. Dedim ya bir hüzün kapladı içimizi buraya gelince, yalnız kalmak istiyoruz. İstediğimiz yerde oyalanalım, istemediğimiz yerde es geçelim diyoruz. Biraz pazarlıkla kendimize özel kiralıyoruz bir tekneyi. Sular altında kalan toprakların üzerinde ilerlememize olanak sağlayan teknenin adı “Fırat Tekne” Böylece Bilecik gölünü sindire sindire gezebileceğiz. Kaptanımızın ismi Müslüm. O tekneyi hazırlarken yavaş yavaş sohbet ediyoruz. Marmaristen geldiğimizi öğrenince tatilde burayamı geldiniz diye garip garip baktı. Herkes gider Marmarise biz kaçarız tersine misali bu taraflara geldik diyoruz. O da birkaç yaz evvel gelmiş Marmarise. Çok yeşildi çok değişik geldi diyor. Etrafımızdaki çorak tepelere bakınca anlıyorum ne hissettiğini. Çünkü yol boyu bende aynı duyguyla boğuştum. Gözümün sarılardan, kahverengilerden başka bir şey görmemesini yadırgıyor beynim.
Önce tekneyle Halfetinin önünden geçmeye başladık. Evler dikkatimi çekiyor. Aralarında gezerken dikkatimi çekmeyen bir özelliği daha sonrasından teknede önünden geçerken farkediyorum. İki üç katlı evlerden oluşan Halfeti de evler birbirinin önünü hiç kesmiyor. Yanlış hatırlamıyorsam bu evleri Ermeni ustaları yapmış ve Fırat’a hakim yamaç üzerinde yapılan bütün evlerin ön cephesi nehre bakıyor ve birbirinin önünü kesmeyecek şekilde düzenlenmişler.
Sahilde önünden geçtiğimiz camiyi soruyorum hemen Kaptana. Kullanılmıyormuş. O da sular altında kalmış. Sular içine kadar girmiş. Şimdilerde çocukların oyun alanı olmuş. Uzaktan çok güzel görünüyor. Tarihi bir cami gibi bir izlenim ediniyorum. Ortak kararla dönüşte mutlaka gidelim buraya diyoruz.
Sokaklarında gezinirken farkedemediğimiz ayrıntıları tekneden farkediyoruz. Mesela sahilde yemek yemek için güzel bir alternatif görüyoruz kendimize. Şabut balığı yemek lazım mutlaka. Şabut balığı sadece Fırat nehrinde çıkan yöreye özgü bir balık. Denemeden gitmemek lazım öyle değil mi?
Kıyı kıyı çorak tepelerin mağaralarla dolu yamaçların arasından ilerliyoruz. Fırat bir harika. Yemyeşil sularda teknenin motor sesiyle hafif meltem esintisiyle ilerliyoruz. Ne iyi yaptıkta bu tura çıktık. Sıcaklarla boğuştuğumuz bu yaz aylarında ilaç gibi geliyor. Bu Fırat vadisi bir zamanlar yaşanmışlığı kullanılmışlığı hissettiren mağaralarla dolu. Bu dik yamaçlardaki mağaraların bir kısmı Roma döneminde mezar odaları olarak kayalara oyulmuş mekanlar.
Kaptanımız dik yamaçtaki mağaralardan bir kısmını gösteriyor. Motorun sesini bastırmak istercesine “Kız mağarası” diye bağırıyor önünden geçerken. Ve hemen efsanesini anlatmaya başlıyor. Kralın kızı çobana aşık oluyor. Kralda buna izin vermeyip kızı mağaraya hapsediyor. Kız orada uzun süre mahpus kalmış. Aynı zamanda bu mağaraların olduğu yer kralın bir müddet de ailesiyle yaşadığı yermiş.
Biz hikayenin etkisinden kurtulamadan, bu mağaralarda yaşamanın nasıl bir şey olabileceğini düşünürken “İşte Rumkale” diye ilerideki bir tepeyi işaret ediyor Kaptan... En başta ayırd edemiyorum kale mi var orada ben sadece kesilmiş bir kayalık görüyorum diyorum ama yavaş yavaş yaklaştıkça uzaktan seçemediğim selüleit halindeki kale kalıntıları kendini göstermeye başlıyor. Sarp kayalıkların üzerinde yükseliyor Rum kale. Kaptan’ımız önünden geçerken anlatmaya başlıyor buranın geçmişini. Fırat Nehri ile Merzimen çayının birleştiği noktadayız diyor şu anda. Etrafında tur atmaya başlıyoruz. Gözlerimi alamıyorum kaleden. İsterseniz yukarı çıkan merdivenlerden çıkıp tırmanabilir gezebilirsiniz diyor Rumkale’yi.
Uzun uzun kaleyi inceliyorum teknenin içinden. Ya bu kale el yapımı değil deyip duruyorum. Bu kadar doğayla uyumlu mimari özelliğe sahip kale ilk defa görüyorum. Yarımada şeklindeki yüksek bir tepede kurulmuş. Yarımadanın karayla bağlantı kısmında da büyük bir uçurum açılmış. 1838 de Rumkaleyi ziyaret eden Moltke “kayalığın nerede bittiğini, insan eserinin nerede başladığını söyleyebilmek çok zor” demiş doğru demiş.. Kale doğal kayalığın dik olarak yontulmasıyla, doğal sur meydana getirilerek oluşturulmuş. Sonra bu doğal surun üstüne sur duvarı yapılmış. Uçtaki surlarda burçlar ve mazgal pencereler dikkat çekiyor. Asıl ilginç olanı ise Kalenin karayla bitişik yönünde savunma kolay olsun diye 12. yüzyılda 30m. derinliğinde ve 20m. genişliğinde oyulmuş ve uçurum (hendek) haline getirilmiş.
Yukarı çıksak mı diye düşündük. Kaptan çok fazla bir şey olmadığını söyledi. Dik merdivenlerden çıkacakmışız. Tepede en dikkat çekici eserin kuyuymuş. Gerçekten çok büyük dedi. 8 mt. Genişliğinde ve 75 mt. Derinliğinde. Bu yamactan nehir seviyesine inen kuyu kaleye su ihtiyacini vermek uzere yapilmis. Basamaklarla iniliyormuş kuyuya. Bir rivayete göre gizli geçit görevide üstlenmiş bu kuyu. Doğrudur bence. Böylesine büyük ve geniş yapılan bir kuyunun bir yerlerinde kesin geçit falan vardır. Elimdeki notlarda bu kaleye ait bir efsane var. Bir zamanlar Rumkale beyinin Nergis adında bir oğlu varmış. Bu kuyuya sıkça inen Nergis, her seferinde sudaki aksinde kendini seyredermiş. Nergis, her geçen gün kendini biraz daha beğenerek izler olmuş kuyunun suyunda. Bir gün, sudaki aksini daha iyi görebilmek için kuyunun üzerine iyice eğilmiş, dengesini kaybederek önce kuyunun dibine sonrada Fırat’ın soğuk sularına yuvarlanarak boğulmuş. Efsaneye göre gencin boğulduğu yerde çok güzel bir çiçek açmış. Çiçeğin adına da ‘Nergis’ denilmiş.
Bende daha önceden okuduğum postacı güvercinlerini anlattım. Sanırım Memluklular zamanında Mısırla haberleşmede güvercinler kullanılırmış ve bu yüzden bu kale Memluk haberleşme aında önemli bir noktaymış. Bir yandanda kaleye bakıp uçan güvercinleri düşünüyorum da acaba bir güvercin buradan Mısır’a ne kadar zamanda gidip gelir ki. Mısır’dan bahsediyoruz az buz bir yer değil. Kuyu dışında Kale harabeleri, Aziz Nerses Kilisesi harabeleri ve Barşavma Manastırı harabeleri varmış. Hıristiyanlığın ilk ortaya çıktığı zamanlarda Hz. İsa’nın havarilerinden Johannes o dönemin önemli merkezlerinden Fırat Nehri ile Merziman çayının kesiştiği bu noktadaki Rumkale’yi kendine üs seçmiş ve rivayete göre Yuhanna, incilini burada yazarak çoğaltmış. (Dikkat ettiniz mi son dönemlerde yazılarımda sürekli İsanın Havarilerinden bahsediyorum daha da bahsedeceğim) Johannes’in bu incili biraz önce bahsettiğim kuyunun yanındaki bir oda da muhafaza etmiş. Aziz olarak tanınan, son patrik Aziz Nerses’in Rumkale’de adına yapılmış bir kilisesi ve mezarı varmış. Tarihin bu hazinelerini keşfe çıksak mı acaba dedik İyi dedik o zaman aslında keyifli bir tırmanış olabilirdi ama hava çok sıcaktı ve tırmanıştan bahsediyoruz.. Şöyle teknede usul usul gezinmek varken gözümüz yemedi. Ama üç yanı zümrüt yeşili göl ve bunu çevreleyen dik, sarp kayalıklı tepelerle çevrili doğa ve insan harikası bir yer gerçekten. Çok etkileyici
Yalnızca tekne ile gidilebilen Rumkale’ye yaptığımız yolculukta ikinci durağımıza doğru ilerliyoruz. Burası tamamı sular altında kalan Savaşan Köyü… Aslında hep resimlerde burayı görürüz ya ben Halfetiye girince bu manzara ile karşılaşacağımı sanırdım ama değilmiş. Terk edilerek tamamen boşaltılmak zorunda kalan köye usul usul yaklaşıyoruz. Sular içinde yükselen minarenin nehrin üzerinde uzayıp giden yansımasını seyrediyoruz içimiz burkularak. Yaklaştıkça daha büyük bir hüzün sarıyor benliğimizi... yaşanmış bir tarihin, anıların sonu gelmiş ve biz o sondayız.. sokaklarında insanların olmadığı, çocukların koşturmadığı, kahvesinde oturan köylülerin olmadığı öyle boynu bükük üzgün bir köy..
Öylece köyün önüne kadar gelip duruyoruz.. Yavaş yavaş sessizliğin içinde ilerliyoruz. Öyle bir çıplaklık hakim ki etrafımızda, tam bir teslimiyet ile yok olmuşluğu benliğimize kazıyor adeta. Sulara gömülmüş tarihin küflü kokusu duyuluyor adeta evlerin çatlamış duvarlarının arasından.
Minareyi seyrediyoruz uzun uzun.. Göl suyunun altında kalan caminin üzerindeyiz şimdi.. Gözlerimiz sularda evlerin çatılarını, bir zamanlar sokaklarında top koşturulan mahalleleri arıyoruz. Bu minare bize suyun altında yaşanmışlık olduğunu hissettiriyor. Sanki etrafımızda hayaletler sarmış gibi uzun uzun onlara yoldaşlık ediyoruz.. Yarı beline kadar yükselmiş sular.. Böylesine sıcak havada bir evin kuzeye bakan penceresi gibi ürperti hissettiriyor bize.. İnsan böyle bir manzara karşısında ne hisseder ki.. Biraz boşluk duygusu var duygularımın arasında. Kaya kilisesi var diyor kaptanımız yerini işaret edercesine ama biz gözlerimizi ayırmadan boşver diyoruz.. Kaptırmışız kendimizi yakın tarihimize, çıkmak istemiyoruz bu düşten..
Köyün tam karşısında iskelenin dibinde küçük salaş bir çay bahçesi görüyoruz. Kaptanımız oraya yaklaşıyor. En başta Rumkalenin karşısında oturup o manzaraya nazır çay içmeyi düşünürken vazgeçip buraya yaklaşıyoruz.
Sahibi karşılıyor teknemizi. Hemen oturuyoruz terkedilmiş köy manzaramıza nazır. Tavşan kanı çaylarımızı yudumlamaya başlıyoruz. ... bey “yaz kış buradayım ben” diyor. Hala burada yaşıyor.. “Bu köydenim bırakmayan terk etmeyen bir tek ben varım” diyor. Cami minaresine bakıyor ve hemen suyun altında neler olduğunu anlatıyor bize. Eski zamanları konuşuyoruz nasıl bir yerdi bilelim diye. Sonra günün en güzel süprizi geliyor önüme. Bir tabak dolusu incir topluyor amcam hemen iskelenin önündeki ağaçtan. İnciri çok seven ben “bu yıl bir kere bile kısmet olmadı yemeye diye” daha iki gün önce hayıflanıyordum. Bizim evde market Pazar alışverişi bu işi çok seven eşime ait olduğu için doğal olarak onun sevdiği meyvelerle dolu oluyor buzdolabı. Allah razı olsun diye diye götürdüm koca tabağı. Bal gibiydi bal. Zaten sonrasında bende Glukoz Tolerans Bozukluğu çıkınca bütün yaz yiyebildiğim ilk ve son incir olarak anılarımda unutulmaz yerini aldı.
Çay keyfimizin ardından Savaşanlar köyünü Fırat’ın sularıyla başbaşa bırakıp bize teknemizle kıyı kıyı dönüş yoluna geçiyoruz. Halfeti’ye vardığımızda bir iki lokantası, sessiz ama sıcakkanlı insanlarıyla iyi ki sessiz bir kasaba diye düşünüyorum. Sanki Rumkalenin ihtişamı, Savaşanlar köyünün terkedilmişliği, Fırat’ın azgın sularına boyun eğilişi bütünlüyor bu melankoli. Ayrılmadan önce kentin simgesi haline gelen ‘siyah gül’ fidesi alayım diyorum. İlk açtığı zaman siyah..Sonra tomurcuktan çıktığı zaman yavaş yavaş morlaşıyor bu gül. Buranın ikliminde siyah oluyor ama buradan çıktığı zaman mor açıyor, başka bir memlekete, başka iklime, başka topraklara götürünce bu gülü rengi değişiyor ve siyah açma özelliğini kaybediyor diyor “nereden bulabiliriz” diye sorduğumuz bir kasabalı. (Sanırım mor diyerek koyu bordo rengini kast ediyor olmalı) Bu yüzden almayın diye kulağımıza fısıldıyor ileride gül fidelerini satmaya çalışan arkadaşına duyurmadan. Ama fide satan arkadaşı duyuyor ve bari yeşil gül satayım diyor. E biz yolcuyuz ölür o yolda diyerek ayrılıyoruz yanlarından. Yüzyıllardır yapılan Keçecilik ile ilgili birşeyler alayım bari istiyorum. Duydum ki kuzu yününden yapılan keçesi meşhur buranın, keçe mutlaka satılıyordur diye düşündüm. Geçen kış internette keçeyle ilgili yapılan öyle güzel şeyler görmüştüm ki bulmuşken alayım bende yapayım istedim. Ama keçe işi yapan tezgahlar yok meydanda. Keçe satan bir yerde yokmuş.. Ben bu köyde yaşayan bir kadın olsam renkli keçelerden yapılan o internette gördüğüm gibi harika şeyler çıkarır ve tezgah açardım. Çok şaşırdım açıkçası
Ayrılırken son virajı dönmeden bir daha bakıyorum Halfetiye. Siyah gülün yapraklarına, nostaljik taş konaklarına, terkedilmiş evlerine, haberci güvercinlere, Fırat’ın yeşil mavi sularına hoşça kal diyorum sessizce. İçime bıraktıkları hüznü yanıma alaraktan..
|






Doğunun bir başka masal kentinde Halfeti’deyiz şimdi.. Bereketli topraklarını Fırat’ın sularına teslim etmiş hüzünlü, biraz burukça gülümseyen, sanki içindeki karalığı yansıtırcasına sadece bu topraklarda açan siyah gülün memketi Halfeti.. Doğunun en güzel köşelerinden biri..


























