Yedik-İçtik-Aldık
Marmara
Ege
İç Anadolu
Akdeniz
G.Doğu Anadolu
Karadeniz
Mağaralar
Doğa Aktiviteleri
| Dalış/Scuba |
| Deniz İzciliği |
| Çadır Kamp |
| At Sırtında |
| Treking |
Yol Hikayeleri
Yaşamdan
Son Yorumlar
- değirmendere dört yol kokorec inanın tek gecerim b...
16.05.12 15:25
Yazan adinc - arkadaşlar onu bunu bilmem cok yerde kokorec yedim...
16.05.12 15:22
Yazan adinc - Evet Memet. ne yazık ki bu kötü haberi dün aldım. ...
15.05.12 11:29
Yazan Mavi Elmas
ZİYARET SAYACI







Neden Geziyorum?
Ülkemizin toprakları o kadar kıymetli ki, hem muhteşem bir doğaya sahip müthiş güzellikler sergiliyor bize ve tarihte o kadar önemli kentleri, o kadar önemli olayları bünyesinde barındırmış ki her yeri gezerken ayrı bir tarih, ayrı bir doku hissediyorsun.
Su Altında
Bu sefer su altına sizleride götüreyim, tek çekimlik fotoğraf makinasıyla yapılan denemelerimizi paylaşayım istedim...Bambaşka bir dünya, başbaşka hisler.. Fazla söze gerek yok.. siz de denemek istermisiniz?
| Safranbolu |
|
|
|
| Çarşamba, 14 Eylül 2011 17:52 | |||||||||
|
Keyifli bir semt, tarihi konaklar, enfes yemekler, vazgeçemediğim kahveler, nefes kesici manzaralar, bir müze kent ve rüya gibi geçen bir kaç gün. Safranbolu gezimizden bahsediyorum tabiki. Her anı dolu dolu geçen bir kaç günü nasıl yapayım da anlatayım, neresinden kesip biçeyim de kırpıp sizlere sunayım bilmiyorum.
Safranbolu demek tarihi doku ve eski konaklar demek. Bu yüzden orada kaldığımız süre boyunca bu dokuyu hissedelim diye tam merkezdeki 400 yıllık bir Kervansarayı Cinci Kervansarayını konaklamak için seçtik. Kızkardeşim Aylin, Arkadaşımız Esra ve kızım Ceren’den oluşan bayanlar grubu sabahın beşi gibi bir saatte Cinci Hanın kapısına dayandık. Ancak hana girdikten sonra ne burada kalmakla ne kadar isabetli bir karar aldığımızı anladık.
Cinci Handa çok hoş bir misafirperverlikle karşılaştık. Gerek çalışanlar gerekse işletme sahibi olan bey çok güzel ilgilendi bizimle. Odalar temizdi ve tam bir han odasıydı. Eskinin nostaljisi arasında tarihi duyguları yaşattı bize.Böylesine eski 400 yıllık bir handa kalınca gezmeye de buradan başladık. Eh bende anlatmaya buradan başlayayım. İşletmecisi beyle (ismini unuttum özür!!) bir sabah oturduk ve sohbet ettik. Kendisi oğlu ile birlikte işletiyor burayı. 20 senelik işletme hakkını devir almışlar. Cinci Hanın yapılış hikayesinide kendisi anlattı bize. 1645 yıllarında başta padişah Deli İbrahim var. Deli İbrahimin hastalığı artıyor. Annesi Kösem Sultan. Hastalığı artınca dört bir tarafa haber salıyorlar isim yapmış imamları topluyorlar. Burada da Karabaşzade Hüseyin Efendi diye bir imam varmış o gidiyor. Bütün imamlar Padişaha tedavisini uyguluyor, hünerini gösteriyor fakat bir tek bizim Hüseyin Efendi padişahı iyi ediyor. Onu saraya alıyorlar. Sarayda yükseliyor Kösem Sultan buna "bunca iyilik ettin, padişahı iyileştirdin ne istiyorsun" diyor. Hüseyin efendi de "Memleketime bir han ve hamam yaptırmak isterim" diyor. Böylece şu an bulunduğumuz Han ve biraz ilerideki hamam yaptırılıyor. Cinci ismi de Hüseyin efendi cin gibi adammış oradan geliyor. Yani bizim aklımıza geldiği gibi cinler, fallar büyüler yok ortalıkta. Ve bu Kervansaray'da İpek yolunun Kervanlarının dinlenme noktası oluyor. Muhabbet sırasında geldiğimiz anda dikkatimizi çeken soruyu sorduk. Handaki bütün kapıların üzerinde isim yazılı. Bizimkinde de Hacıbakioğlu yazıyor. Aslında ben handa kalan tüccarların ve büyük ailelerin isimleri diye internette okumuştum ama değilmiş. Ey internet sen ne yalancısın. Burası işlevini yani kervansaraylık özelliğini kaybettikten sonra dışarıdaki esnaf gelmiş buralara sırasıyla yerleşmişler. 2002 yılında devlet restore edeceği zaman hak sahibi olan bunlarla görüşme yapmış. Fakat karşılarına çok kalabalık bir liste çıkmış. Çünkü dedeler ölmüş oğulları, torunları derken yüzlerce insan çıkmış karşılarına. Üstelik ödenmesi gereken para o kadar bölünmüş ki adam başı doğru dürüst para etmiyor. O zaman belediye başkanı bunlara bir teklifte bulunmuş. Gelin demiş sülalerinizin isimlerini verelim, böylece soyunuz bir tarihi eserde ölümsüzleşsin. Ana giriş kapının üzerinde bulunan en güzel oda Ağa odası. Eskiden ağa burada tam kapının üzerindeki odasında otururmuş ve Kervansarayı kontrol altında tutarmış. Geceleri kapılar kapanırmış. Kervansaray boşaltılırken bir kural varmış. Ağa yukarıdan seslenirmiş. "Herkes eşyasına baksın bir eksik var mı?" diye. Diyelim ki o gece Handa 50 kişi kalmış. O 50 kişide kayıp eşyam yoktur diye beyan etmesi imza vermesi gerekiyormuş. Bir kişi atmadı diyelim "malım kayboldu" dedi. Ağa hemen "kapatın kapıları" diyormuş. Daha doğrusu açtırmıyormuş. O mal bulununcaya kadar çıkmak yok dışarı. Ne kadar sürerse sürsün çıkış yapılamazmış. Hana giriş tek kapı olduğu için hırsızında dışarı çıkması mümkün değilmiş. Han kapısının girişinde duvarda yaşlı bir beyin fotoğrafı var. Kendisi en son han bekçisiymiş. Amcamın elindeki kilidi bir tek kendisi açabiliyormuş. Elle yapmış o kilidi. Şimdilerde Kastamonu müzesinde. Hanın alt katta düzenlenmiş odalarını gezdik. Çatı katındaki terasına gittik. Bir tarafı müze gibi dizayn etmişler. Handa gezmekde yaşamakta çok keyifliydi. Ama biz en çok odamızı sevdik. Odamızı ve neredeyse her boşlukta kaçıverdiğimiz hemen kapımızın önündeki sedirleri. Bu geziye gitmeden önce internette 3D görüntülerini seyretmiştim. Sizde bakmak isterseniz Cinci Han 3D Sanal Tur Her gezimde yeni edindiğim yada eskiden tanıştığım dostlar tarafından ağırlanmışımdır. Bunun için gerçekten kendimi şanslı hissediyorum. Safranbolu gezimizde de uzun yıllardır siteden tanışıklığım olan ve Safranbolu'da öğretmenlik yapan Burak ağırladı bizi. Sabah erkenden yanımıza geldi ve bütün bir gün dolaştırıp bildiği her bilgiyi paylaştı bizimle.
Safranbolunun çok ilginç bir jeolojik yapısı var. Her yanınız kanyon.. Burası bildiğiniz kanyonun içine kurulmuş demek daha doğru. Zamanında yüksek bir dağmış ama yapısı değişmiş ve büyük çatlaklar oluşmuş. Aslında bu çatlakların denizle dolduğunu ve zamanla denizin suyunun çekildiğini okumuştum. Bunu okur okumazda Amasrada bizimle saatlerce bıkmadan sohbet eden İsmail beyin "Nuhun gemisinin Safranbolu'da" teorisi geldi aklıma. (İsmail beyle sizi Amasra yazımda tanıştıracağım.) Bu topraklar çok verimli olduğundan ilk yerleşim buraya yani kanyonun içindeki Çarşı dediğimiz bölgeye yapılmış. Alçakta olduğundan kışın soğuğuna karşı korunaklı.. Safranbolu halkının iki evleri var. Kışın burada yaşarken yazın hava akımlarına açık, püfür püfür esen bağlar mevkine geçerlermiş.
Burağın öncülüğünde çarşı içinde dolaşmaya başladık. Bu tek katlı sevimli dükkanların bulunduğu bölgeye dört bayan bayıldık. İlk gün ne alacağız diye etrafımıza bakınıp ikinci günü alışveriş yaptık. Her yerde ahşap işciliğinden oluşmuş el sanatları, Safranbolu evlerinin maketleri, taş baskılı örtüler dolu. Cerende kuş çağırıyor heralde böyle bir düdük aldı öttürüp durdu gezi boyunca.
Tabi benim aklım Tarihi Demirciler Çarşısında. Tabelasını takip edince kendimizi önce İzzet Paşa Camisinde bulduk. İzzet Paşa Padişah III. Selimin Sadrazamı. Safranboluda doğan ve iyilikseverliğiyle tanınan İzzet Paşa, 1776 yılında yaptırdığı bu cami dışında, bizimde görmeye gittiğimiz İncekaya Su kemerini, tarihi Saat kulesini Safranboluya kazandırmış. Manisada bulunan mezarı yıkılınca mezar taşı ve ayak taşını, adını taşıyan caminin avlusuna getirmişler.
İzzet Paşa camisinin kapısından girip avlusunun sonunda merdivenlerden inince Demirciler çarşısına giriyorsunuz. Çok fazla dükkan açık değildi. Dua ediyorum ki Ramazan olması sebebiyle çoğu dükkan kapalı olsun, iş yapmadığından kapanmış değil. Aslında teknoloji ilerledikçe yok olmaya mahkum olan zanaatlardan bir tanesi demircilik. Eskiden demiri tavında döven ustaların ahenkli seslerinin dinlendiği dükkanlar boynu bükük bekliyor gibi geldi bana.. "Demir tava geldi, kömür bitti. Akıl başa geldi, ömür bitti!” Demirci ustalarının el emeğiyle ürettiği ürünlerin satıldığı dükkan, kalaycısı, bakırcısı, kapı tokmakçısı..Ahh ustaların çekiç darbelerinden çıkan müzikal nağmeler.. Demirin muhteşem senfonisi..Kızgın ocağın başında demiri tavlayıp çekiç vururken izlemek metalin o sesini dinlemek ne zevkli.. "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" deriz ya hep. O söz işte bu çarşıdan çıkma. Aslında yeri geldiğinde size bu gezinti sırasında öğrendiğim dört deyim ve atasözünün çıkış hikayesini kaynağından anlatacağım. "Pabucu dama atılmak","Tabakhaneye bok yetiştirmek", "arkadan dolap çevirmek" ve "komşu komşunun külüne muhtaç olmak".. Öylesine çıkmamış bunlar gerçekleri ifade ediyor...Hepsinin hikayesini burada öğrendim. Mesala Demirciler ve bakırcılar çarşısı yanyana kurulduğu için demircilerin çıkardığı külleri bakırcılar, bakırlarını parlatmak için kullanmışlar. Bu yüzden de "komşu komşunun külüne muhtaçtır" denmiş..
Safranbolu sokakları... büyüleyici, etkileyici, hayran bırakan, nostaljik... Bir zamanların İpek yolu üzerinde bulunan Safranbolunun tarihi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Bir sürü uygarlık gelmiş geçmiş bu sokaklardan.
Evlerin sokakların arasındaki turumuz benim kahve aşkımla sekteye uğramaya başladı. Beni yakından tanıyanlar bilirler günde 3-4 Türk kahvesi olmazsa olmazım. Burak'ta bizi tam bana göre bir mekana getirdi. Köprülü Mehmet Paşa Camisinin avlusundan geçtik ve kendimizi Yemeniciler Arastasında bulduk. Safranbolunun her bir köşesi ayrı bir gü zel ama bu yemeniciler çarşısını biz mekan belledik kendimize. Çavuş üzümü asmasının üstünü çardak gibi örttüğü Boncuk kahve tam ortaya kuruluvermiş. Pek güzel pek nezih bir ortam vardı. Safranboluyu gezenlerin buraya mutlaka yolu düşmeli.
Buranın kahvesinin özelliği kumda yapıyorlar. Bakır cezvelerde ve kızgın kumun üzerinde pişiriliyor. Yanında da minicik fincanlarda Karadut şurubu geliyor. Doğrusu bu noktada ben meşhur Safranbolu lokumu bekliyordum ama yanıldım. Şurubun tadı da enfesti. Hele o her seferinde tepsimizi farklı biçimde süsleyen dalıyla gelen çiçeklerin kokusu, ya da henüz aşılanmamış minicik elmaların üzerinde bulunduğu dallar çok hoştu. Akşamları da bu mekan harika. Geceleri arkadaşlarından oluşan bir ekip geliyor ve sazlı sözlü, davullu zurnalı Ege, İç Anadolu, Safranbolu yöre türkülerinden oluşan harika bir ziyafet sunuyorlar. Bize de nefis kahvemizi içip türkülerine eşlik etmek düşüyor.
Çarşıda Boncuk kafenin tam yanındaki dükkanda yemeni yapan amcamlarla tanıştık. Safranbolunun son yemenicileri kendileri oluyor. Sağ olsunlar öyle misafirperver öyle güzel muhabbetleri vardı ki orada kaldığımız her gün bir kaç kez uğradık yanlarına. Selam vermeden bir çaylarını içmeden her seferinde tatlı muhabbetler yapmadan ayrılamadık yanlarından. Neler konuştuk neler.. Önce yemeniler üzerine. Mesala Yemenileri kışın giymeyeceksin yazın giyeceksin. Tamamen el yapımı gözümüzün önünde yapıyorlar kesiyorlar, biçiyorlar dikiyorlar. Tokmakla vuruyorlar. Hatta bir ara kenarılarını dikerken iğne ipini çek dedi. Allahım o nasıl iğnedir öyle takılmış oraya ne güç istiyor. Herkes denedi ama tabiki en güçlüleri ben olduğumdan biraz uğraşsamda başardım :))) Yemenilerin fiyatı 60 tl. Esra kırmızısını aldı, pembe deri olsa onu da alacaktı. Merakımdan sordum çarıkla yemeni arasındaki farkı. Bir çarık gösterdi bana.. önce çarık varmış sonra Yemeni. Allahım dedim içimden cehalete bak. Çarıkla yemeni arasında da öyle büyük fark var ki sorduğum soru hata. Eskiden Safranbolu daha güzelmiş.Tabi üretim varmış küçücük dükkanların her birinden işleyen ellerin sesleri gelirmiş. Bu cami kurulurken bu dükkanlar yani yemeniciler çarşısı bu camiye gelir olsun diye yapılmış. Burada 48 tane dükkan var. Cüzi bir kira gelsin cami kimseye yük olmasın diye. Burada yapılan yemeniler kurtuluş savaşında orduya destek olsun diye gönderilmiş. Son kalan yemenicinin karşısındaki dükkan yani bizim kahve içtiğimiz Boncuk cafesi o zamanlar esnaf locası. Esnafların lideri. Esnafın biri diyelim ki sıkıntıya düştü ona yardım ediliyormuş. Bu yardımı kimse bilmiyormuş ama takip ediliyormuş. Eğer düzelmezse sıkıntı var demektir. Yanlış varsa dükkanı kapatılıyor Ama bu meslek bitmiş ne yazıkki. Amcam Safranbolunun son yemenicisi. Kırksekiz yemeniciden bir tane ayakta kalmış. Devredecek çırakta yok. Gelecek yok ki. Ben Yemenici daha önce Gaziantepte görmüştüm, üç tane de Kahramanmaraşta varmış. Ama Antepteki artık teknoljiye dönmüş. Tamamen el işi değil yani. Makinalar girmiş artık devreye. Antep işi vardı elinde baktık fark bariz vardı. Ama sanmayın ki Yemenici amcam Antep işini kötülüyor. Ne yapsın diyor meslek ölüyor para kazanmak lazım. Bu meslekte para yok. Allahtan devlet bu meslek ölmesin diye kira almıyormuş. Yoksa kapatacağız diye ekliyor. Ama bu yemeniyi bir kere giyen bir daha başka ayakkabı ile rahat edemez diyecek kadar da iddialı. Gerçektende bir adam geldi 5-6 ayakkabı birden aldı. En büyük problemlerinden biri de dil problemi. Yabancılar geliyorlar ama anlatamadıkları için satış yapamıyorlarmış. "Pabucunu dama atmak" cümlesini hepimiz kullanırız değil mi. Bunun nereden geldiğini biliyor musunuz?? İşte bu çarşıda esnaftan işini iyi yapamayan, derinin uygunsuz yerinden ayakkabı yapan esnaf cezalandırılırmış. Hatalı üretim yapanın pabucu çatıya atılır, kimse de itaraz etmezmiş bu cezaya. İşte bu deyiş buradan çıkmış. Her ne kadar günümüzde farklı manada kullansak da Safranbolunun bize kazandırdığı bir deyiş.
Ah az daha atlıyordum. Yemenici amca Arastadan bahsederken Köprülü Mehmet Paşa Camisine gelir olsun diye yapıldığından bahsetmişti. Bu caminin bahçesindeki güneş saatini göstermezsem olmaz sanırım. Başında bekleyip epey bir hesap ettik. Bizim saatler doğru =))) Yalnız şöyle bir durum var. Güneş saatinin üzerine ağacın gölgesi vuruyordu o zaman ne anlarım ben bu işten.
Safranbolu sokaklarında yol almaya devam ediyoruz. Burakla yaptığımız kahve molasında bizim gezilecek listemizle onunki tuttuğu için o nereye götürürse oraya gidiyoruz. Tabi ki harika sokaklarda ilerliyoruz. Hiçbir şey olmasa bunlar bile olsa yetiyor insana.
Buraya gelmişken Safranboluya ismini veren Safran dan bahsetmeden olur mu? Safran gerçekten değerli bir baharat. Kilosunun değeri milyonlarla ölçülüyor. (Eski para değil) Sokaklarda her yerde bu baharattan ve soğanından satan satıcıları görebilirsiniz. Tabiki safranlı pilav yapmak için kendime Safran aldım. Soğanda alacaktım ekmek için ama tereddüt ettim. Daha sonradan bizi taksiyle etrafı gezdiren şöförümüz İsmail abinin anlattığına göre Safran bitkisi artık pek yetiştirilmiyormuş. Çok zahmetliymiş.Güneyköy ve Davutobası diye bir köy varmış. Davutoba da bir ihtiyar amca varmış o yetiştiriyormuş. Çiçeğin ortasından sabah daha güneş doğmadan saç gibi tek tek toplanması gerekiyormuş. Çok fazla toprak seçen bu bitki yetişmek için burasını seçmiş kendisine. O zamanın padişahı bu bitki geldiğinde tüm şehirlere soğanından verdirmiş. Tüm şehirlerden ekmesini istemiş. Safran bitkisi de havasından suyundan toprağından ışığından artık bilemeyeceğim nazlanmış bütün şehirlere de buraya kucak açmış. Bu baharatın ne özelliği var biliyormusunuz kendi ağırlığının yüzbin katı renk veriyor. Bende bu yüzden Safranlı pilav yapmak için aldım kendime. Tabi ki her yerde karşıma çıkan Kleopatra burada karşıma çıktı. Allahtan kendisi gelmemiş de sadece Safrandan üretilen bir parfüm kullanmış. İnanamadığım bir şeyde zamanında yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece İngiltereye 10 ton satılan bu baharattan günümüzde yılda sadece bir kaç kilo üretiliyor. Hatta satıcı olan bir dükkan sahibi bu sene bir kilo bile çıkmadı 800 gr. falan dedi. Eh bende 1 gr. baharata 12,5 lira verdiğime göre bu durumda sahtesini mi almış oluyorum :(((
Yukarıda ki fotoğraflar ne kadar güzel değil mi. İnsanlar, ortam kıyafetleri ile tam bir Osmanlı dönemi Safranbolu sokağı. Sokaklar doğru tabi de insanlar ve kıyafetleri bir dizi çekimine ait. "Yamak Ahmet" diye bir dizinin çekimine denk geldik. Sırf sokağa ve ortama uyuyorlar diye fotoğraflarını çektim. Ben televizyon seyretmem. Toplasanız yılda bir kaç saati geçmez. İzlemek istediğim bir film varsa ya sinemaya giderim yada internetten izlerim. O yüzden bu diziyi de bilmiyorum. Gerçi başrolünde mi bilemeyeceğim ama tanıdık gelen şu en üstteki resimde sağdaki esmer oyuncuyu gördükten sonra izleyeceğim varsa da vazgeçerdim. İsimlerini bilmiyorum ama yemek yediğimiz bir yerde şöyle kırlaşmış hafif sakalı olan diziden biriyle karşılaştık. Hemen yan masamızda oturuyordu ve bize biz söylemeden merhaba dedi. Pek cana yakındı. Aldığı gül reçelini düşürdü, kırdı falan ama hiç artist havasına girmedi. Zaten onu görünce Ceren kulağıma "anne ben bu adamı tanıyorum" dedi. Televizyondandır kızım dedik. Ama sonra bu esmer gelince Ceren yüksek sesle "aaa ben sizide tanıyorum" dedi. Adamcağız pek tırstı. Biz öbürüne haber vereceğimizi söylediğimizden arkadaşının reçel almaya gittiğini hemen geleceğini ilettik. Hayranları rahatsız edecek zannetti heralde. Kaba bir tabirle arkasını dönüp oturmaya özen gösterdi..Haline pek güldük. Kabalığına da. Neyse kalkarken bu odun odun gitti de öbürü nazikçe "İyi akşamlar" dedi.
Burak bizi Safranbolunun daracık yollarından, sokak aralarından, evlerin kenarından yürütmeye başladı. İnsanın gözünün önünde öyle harika manzaralar yer ediyor ki. Sanırım Burak olmasaydı bu yolları keşfetmemiz mümkün olmayacaktı. Tepeye doğru tırmanışa geçtik. En sonunda kendimizi Hıdırlık tepesi denilen Safranbolunun dürbünü diyebileceğimiz bir tepede bulduk. Burası Türklerin Safranboluya geldiklerinde konuşlandıkları yermiş. En tepesinden en derin yerine kadar görebileceğin bir Kartal yuvası adeta. Kendimiz gitseydik bu kestirmeleri bulmamız mümkün değildi. Resimlerde, dergilerde hatta tv de çekilen bütün Safranbolu fotoğrafları buradan çekiliyor orası kesin. Hıdırlıkta manzaraya hakim bir çay bahçesi var. Ama bunun dışında bir özelliği daha var aynı zamanda türbeler var. Şehzade Gazi Süleyman Paşanın kumandanlarından Hıdır Beyin türbesi ve iki türbe daha.
Harika bir yer. Üfür üfür esiyor. Aylinin tabiriyle "içtiğin gazozun kamışını yakalamaya çalışırken bulabileceğin yer" Safranbolunun dillere destan tarihi evlerinin güzelliği ressamın fırçasından çıkmış bir tablo gibi gözler önünde. Burada en çok dikkatimi çeken hep bahsedilen evlerin konumu oldu. Evler birbirinin güneşini engellemeyecek şekilde konumlandırılmış. Biz güzel güzel manzarayı seyrederken yanımıza bir rehber ve grubu geldi. Hemen durduğu yerden Hıdırlık isminin neden geldiğini anlattı. Hızır A.S. dan geldiğine inanılıyomış. Hızırlık değilde Arapça okunuşundan dolayı Hıdırlık olarak yansımış. Bende Hıdır beyin türbesinden geldiğini sanmıştım. Cinci Han ve hamamını, Köprülü Mehmet Paşa camisi, İzzet Mehmet Paşa Camisi, Eski Hükümet binası, saat kulesi, eski cezaevini gösterdi. Yaptığı rehberlik bu kadardı. Biz tabi birşeyler dinleyeceğiz diye o kadar kulak kabarttık ama Burağın yaptığı rehberlik ve anlatım on basardı. Gerçi rehberede hak vermemek elde değildi. Bizden başka dinleyen yoktu onu=)) Herkes kendi havasında. Tabi biz bulmuşuz rehberi sormadan olmaz ama doğrusu rehberin cevap vermeye pek isteği yoktu. Manzaramdan görünen karşıdaki toprak yığınının tümülüs olduğuna eminim. İnsan rehberlik ettiği insanlara ne olduğunu söylemez mi bizde yan taraftan yararlanırdık. Dayanamayıp sordum. "Şu yığma toprak tümülüs mü?" "evet" "kimlerden kalma Hititler mi?" "evet" Bu kadar. Zorla evet kelimesini aldık ağzından. Ahh ah İsmail Aktaş gör rehberlerin halini.
Bol bol fotoğraf çekilip oturup bir güzel meşhur bağlar gazozu içtik. Bağlar gazozunun reklamını hatırlayananız varmı bilmiyorum. Çok eski gazozdur. Ama formülünü bilen Mehmet Usta yaptığı gazozun formülünü öğretmeden göçüp gitmiş. Artık o eski gazozun tadını kimse bulamıyormuş. Bana kalırsa Bağlar gazozu diğer gazozlara nazaran daha tatlı daha az asitli. İçinde sanki bir meyvenin şurubu var gibi. Mehmet amca sen ne yaptın formülü bırakmadan göçtün olur mu böyle şey. Hadi size birde bağlar gazozu reklamını seyrettireyim. Rahmetli Necdet TOSUN'un çektiği Bağlar içiniz reklamını seyredip nostalji yapmak için tıklayınız
Kent Tarihi Müzesi Hıdırlık tepesinde tam karşımızda kalan Burağın bize gösterdiği Kent Tarihi Müzesi bir sonraki durağımız. Bana göre Safranbolu manzarasında sarı sarı sırıtan ben buradayım diyen tek bina. Şahsen gözümü rahatsız etti bu tablodaki yeri. Ama orjinaline bağlı kalmak için mi bilmiyorum böyle sırıtan bir bina olmuş. Kent tarihi müzesi 1904 yılları civarında Hükümet Binası olarak kurulmuş. Üç katlı bina şimdilerde Safranbolunun bütün tarihsel akışını, kültürel dokusunu görmek isteyenler için işlev görüyor.
Bir salonda fotoğraflarla Safranbolunun anlatımı, Etnoğrafya Salonunda geleneksel Safranbolu yaşamında kullanılan eşyalar ve kıyafetler sergileniyor. Gezdiği yerlerin geçmiş tarihine meraklı birisi olarak çok faydalı oldu. Epey inceleyip okuduk.
En hoşu Cerenin de bayıldığı Zemin kattı. Esnaf ve Sanatkarlar Çarşısı olarak kurulmuş. Eczane, Şekerci, Kalaycı, Demirci, Sayacı, Yemenici, Aktar, Semerci ve Lonca Kahvesini çalışma ortamlarını yaratarak harika canlandırmışlar. Cerene neden bu kadar bayıldın gerçeklerini görme şansına sahip oldun desem de Semerci gördüm mü sanki diye kafa tuttu. Gerçektende bana o kadar Semerci var demişlerdi ama göremedik kendisinin dükkanını. Üstelik konakladığımız Cinci Hana da çok yakınmış dükkanı.
Bu arada belirteyim müzeye giriş ücretli. Müzeden çıkınca hemen müzenin arkasındaki saat kulesine ise aynı biletle giriyorsunuz. hemen müzenin arkasındaki tarihi 1796 lara dayanan saat kulesi emin değilim ama benim bildiğim Türkiyenin en eski saat kulesi. Hiç içine girip de tepesine kadar çıkabileceğimi düşünmemiştim ama çıktık ve 47 yıldır bu saate gözü gibi bakan İsmail ULUKAYA ile tanıştık. Kendisi hoş sohbetiyle bize saatin parçalarından, kurulumana kadar gösterdi hatta saatin 16:00 olup ta çalması için kulenin içinde bekledik.
Saat kulesinin videosunu hazırlayınca ekleyeceğim. İsmail amcam öyle güzel anlattık ki bize saat kulesini bu sefer anlatımı bozmayayım, onun sesiyle, anlatımıyla aktarayım sizi onunla tanıştırayım istedim. Videoyu izlerseniz sizlerde tanışmış olursunuz onunla. Yemeniciler çarşısındaki Yemenici amcanın mutlaka görün diye ısrar ettiği Tabakhane ise son durağımız. Siz hiç tabakhaneye bok yetiştirdiniz mi??? Şimdi bu kaba tabir nereden çıktı diyorsunuz değil mi. Efendim bu yukarıda fotoğrafını gördüğünüz yer Tabakhane. Bizim aceleciler için kullandığımız bu cümle, bu gördüğünüz Tabakhane'den çıkma. Tabakhane hayvan derisinin kullanılır duruma getirildiği yer. Vakti zamanında bu Tabakhane kullanılır durumdayken yani ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından temizlendikten sonra sıra işlenmesi aşaması olan "sama" safhasına gelinirmiş. Bu sama safhasında derinin yumuşacık, kaliteli olabilmesi için neye ihtiyaç duyulduğunu biliyor musunuz. Köpek dışkısına. Evet yanlış duymadınız bu kaliteyi elde etmek için derinin, köpek dışkısında bekletilmesi gerekirmiş. O zamanlar Tabakhanenin olduğu yerde yaşayanlar çoluk çocuk ellerinde maşrapalar köpek dışkısı toplarlar ve koşa koşa tabakhaneye yetiştirirlermiş. Bayat dışkı para etmediğinden daha sıcaklığını korurken yetiştirmeleri gerekiyormuş. Böylece gün boyu tabakhaneye dışkı yetiştirmek için tabana kuvvet koşanlar olurmuş.
Bu kadar gezintinin ardından artık alışveriş ve karnımızı doyurma zamanı geldi. Safranboluda alışverişte alınacak ilk şeyler tabiki Safran baharatı ve meşhur lokumu. Gezerken karşımızı bir sürü lokumcu çıktı. Hepsinin tadımlık lokumlarına baktık. Bir kaç tanesi de alt katı lokum dükkanı yapmışken üst katı Osmanlı evi olarak düzenlenmiş ve gezi evi olarak hizmete açılmış. Lokum konusunda tek tavsiyem Burağında bize tavsiye ettiği İmren'den almanız. Özellikle Safranlı lokum ve çifte kavrulmuş harika. Ben hediyeliklerimi de satılan Safranbolu evlerinden alıp çatısını açıp içindeki şekerliğe doldurttum. Gerçekten harika oldular.Lokum dışında Safran kolonyası, Cevizli yaprak helvasını da da çok beğendik.
Cevizli Yayım Perohi Bu kadar gezdik ettik Safranboluda ne yenir derseniz pek çok seçenek var. En başta meşhur kuyu kebabı var. Cevizli yayım, Tereyağlı Uzun Pakla, Körüklü Etli Bamya, Haluşka, Safranbolu Bükmesi, Perohi, Su böreği, safranlı Zerdesi meşhur. Biz tavsiye ile Hanımeli diye bir ara sokaktaki dükkanda yedik. Ben Cevizli yayım ve Perohiyi deneyeyim dedim. Yayım bildiğimiz eriştenin üzerine ceviz ve sert keş dedikleri süzme yoğurdun kurutulmuş halini peynir gibi koyuyorlar. Peruhi ise üçgen şeklinde iri mantı gibi yapılmış. İçinde yine keş var. Yemekler fena değildi. Fakat tereyağlı olduğunu bildiğim yemeklerin tadında zeytinyağı gibi bir acılık hissettim. Sordum kadın kesinlikle tereyağ dışında yağ kullanmadıklarını söyledi. Hatta hep aynı soruyu alıyorlarmış çok üzülüyormuş. Bana köyde yapılan tereyağını da dolabını açıp gösterdi. Bir de tek bir dükkanda bulunan meşhur simidi var. Ama Ramazan nedeniyle kapalı olduğundan alamadık. Cinci Handa ise merak ettiğim Safranbolu Bükmesini yedim. Bükme bir tür pide. İçinde kıyma ve ıspanak vardı. Valla karnımız açtı yetmedi bile diyebilirim. Hay Allah ben bu yemeğin fotoğrafını buraya koydum ama adını unuttum iyi mi? En son akşamımızda benim konaklamakta Cinci Kervansaray ile Havuzlu Asmazlar Konağı arasında kaldığım ama Kervansaray daha otantik ve merkezi geldiğinden Cinci Hanı seçmemden kaynaklanan içimdeki burukluğu giderecek yer olarak (Burağında tavsiyesiyle) akşam yemeğine geldiğimiz Havuzlu Asmazlar Konaktan. Et suyu ile ıslatılmış pidenin üzerinde et ve köftenin birlikte kullanıldığı bir kebaptı. Gerçi menüde ki başka bir kebabı görünce hepimizin dibi düştü orası ayrı. Ama yine de değişik bir yemekti.
Safranbolunun en güzel yanlarından biri konakları. Farkettiyseniz hiç konaklardan, kapı tokmaklarından, adetlerden, törelerden bahsetmedim. Buraya kadar gelmişken bu güzelim Osmanlı konaklarını gezmeden olur muydu? Tabi ki olmazdı. Mümtazlar Konağı, Asmazlar Konağı, Kaymakamlar Konağı... daha niceleri. Öyle güzel yerler gezip öyle güzel muhabbetler yaptım ki bunları bu yazıya sığdıramadım. Bu yüzden bir dahaki yazım Sadece Safranbolu evleri ve orada yaptığımız muhabbetler üzerine olacak. Elbette bu kadarla yine bitmiyor. İlerleyen yazılarımda sizi Bulak mağarasına, İncekaya Su Kemerine ve nefis bir doğa harikası Tokatlı Kanyonuna ve Safranboluya 5km. uzaklıktaki Yörük köyüne götürüp Filiz teyze ile de tanıştıracağım.
|






Bu senenin senelik iznini bitirdim ve döndüm. Herkes Akdenize kaçarken ben Akdenizin kavurucu sıcaklarından kaçıp hep hayalini kurduğum, yapmak istediğim Karadeniz turuna ucundan kıyısından başlayayım dedim. Sonrasında yine Akdeniz kıyılarından gezintilerimize devam ederiz. Güney kıyılarındakiler güneşin yakıcılığı ile kavrulurken ben serin serin oturdum, gezdim.. Hatta çiseleyen yağmurun altında kahve keyfi yaptım. Ne güzel oldu etraf mis gibi koktu. Hele de tarihi bir dokunun içinde nostalji yapıyorsanız. 









































